Make your own free website on Tripod.com

DÜNYA KLASİKLERİ DİZİSİ: 20

GILGAMIŞ DESTANI

Bu kitabın hazırlanmasında GILGAMIŞ DESTANI'nın MEB Babil klasikleri
dizisinde yayınlanan ilk baskısı temel alınmış ve çeviri dili günümüz Türkçesine uyarlanmıştır.

Yayına hazırlayan : Egemen Berköz
Dizgi : Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Baskı : Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.
Kasım 1998

GILGAMIŞ DESTANI
Çeviren: Muzaffer Ramazanoğlu

C
Cumhuriyetimizin 75. yılı
coşkusuyla...

Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan varlığının en
somut anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesidir. Sanat dalları içinde edebiyat, bu anlatımın düşünce öğeleri en zengin olanıdır.
Bunun içindir ki bir ulusun, diğer ulusların edebiyatlarını kendi
dilinde, daha doğrusu kendi düşüncesinde yinelemesi; zekâ ve anlama
gücünü o yapıtlar oranında artırması, canlandırması ve yeniden
yaratması demektir. İşte çeviri etkinliğini, biz, bu bakımdan önemli
ve uygarlık davamız için etkili saymaktayız. Zekâsının her yüzünü bu
türlü yapıtların her türlüsüne döndürebilmiş uluslarda düşüncenin en
silinmez aracı olan yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyatın, bütün kitlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir etkisi vardır. Bu etkinin
birey ve toplum üzerinde aynı olması, zamanda ve mekânda bütün
sınırları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi
ulusun kitaplığı bu yönde zenginse o ulus, uygarlık dünyasında daha
yüksek bir düşünce düzeyinde demektir. Bu bakımdan çeviri etkinliğini sistemli ve dikkatli bir biçimde yönetmek, onun genişlemesine,
ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk aydınlarıa şükran duyuyorum. Onların çabalarıyla beş yıl içinde, hiç değilse, devlet eliyle yüz ciltlik, özel girişimlerin çabası ve
yine devletin yardımıyla, onun dört beş katı büyük olmak üzere zengin bir çeviri kitaplığımız olacaktır. Özellikle Türk dilinin bu
emeklerden elde edeceği büyük yararı düşünüp de şimdiden çeviri
etkinliğine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okurunun elinde değildir. 23 Haziran 1941. Milli Eğitim Bakanı
Hasan Âli Yücel

SUNUŞ

Cumhuriyet'le başlayan Türk Aydınlanma Devrimi'nde, dünya
klasiklerinin Hasan Âli Yücel öncülüğünde dilimize çevrilmesinin,
kuşkusuz önemli payı vardır. Cumhuriyet gazetesi olarak,
Cumhuriyetimizin 75. yılında, bu etkinliği yineleyerek, Türk okuruna
bir "Aydınlanma Kitaplığı" kazandırmak istedik. Bu çerçevede, 1940'lı yıllardan başlayarak Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanan dünya
klasiklerinin en önemlilerini yayınlıyoruz. Cumhuriyet

GILGAMIŞ DESTANI

ÖNSÖZ

Nipur'da Assurbanipal'ın kitaplığında ve Etilerin başkenti Boğazköy'de ele geçen Gılgamış destanı, eski doğu dünyasında yüzyıllarca tanınmış, her yerde yankılar uyandırmış, insanlığın ilk yazın örneklerinden
biridir. Eski Doğu dünyasının kültür dillerine çevrilmiş olan bu
yapıt, bulunduğu andan bu yana, Avrupa bilginleri arasında büyük bir
ilgi uyandırmış, Almanca, İngilizce ve Fransızca'ya çevrilmiştir. Bu
üç dilde çeşitli çevirileri bulunan yapıtı, ülkemizin yazın kültürü
bakımından yararlı bulduğumdan, ben de Türkçe'ye çevirdim. Dr. Albert Schott'un da birçok yerde yanıldığını sezdiğimden, çeviriyi
bitirdikten sonra, Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi profesörlerinden üstat Landsberger'e göstermeyi uygun buldum. Özellikle Sümerce,
Babilce ve Asurcadaki bilgisi ve yetkesi dünyaca bilinen sayın
üstattan yapıtı özgün metinle karşılaştırarak düzeltmesini rica
ettiğimde, hiç duraksamadan, hemen işe başlamamızı söyledi. Yapıtın
elden geldiğince doğru ve asıl metne bağlı bir çevirisini yapabilmek
amacıyla üstat elinden geleni esirgemedi. Dahası, yapıtı Schott'un
çevirisini temel alarak, özgün metinden yeni baştan çevirdi. Değerli
zamanının çoğunu esirgemeyen üstat, yapılan çeviride destansal
anlatıma bağlı kalmamı, bana hep salık verdi. Ben de onun
söylediklerine uyarak yapıtın anlatımını elimden geldiğince
değiştirmemeye çalıştım. Onun için okurlar oldukça ilkel bir anlatımla karşılaşacaklardır. Üç bin yıldan uzun bir süre önce yazıya geçirilen bir yapıtın anlatımının bugünkü anlatımdan ayrı olacağını, çeviride
doğallıkla daha ilkel bir anlatım kullanılması gerektiğini, okurlar da elbette anlayacaklardır. Prof. Landsberger, Gılgamış destanını özgün
metinden çevirmekle kalmamış; bunun birçok yerlerini açıkladığı gibi, ayrıca bir de giriş yazmıştır. Böylece benim istediğimden çoğunu
yaparak dileğimi yerine getiren sayın profesöre teşekkürlerimi sunmayı bir görev bilirim. Muzaffer Ramazanoğlu

GİRİŞ

I.

Gılgamış destanı, Babillilerin ulusal destanıdır. Destanın bu
nitelemeye hak kazanmasının nedeni, ulusun her bireyine
seslenmesinden; destan kahramanının, halkın erkeklik ülküsünü en özlü biçimde canlandırmasından ve insan yaşamı sorununun destanda büyük bir yer tutmasından ileri gelmektedir. Babilliler bu destanla,
Yunanlıların ulusal destanları İlyada'yı oluşturmasından çok önce,
eski kavimlerde görülmeyen bir yapıt yaratmışlardır. Mısırlılar da,
Etiler de Gılgamış ayarında bir destan yaratamamışlardır.
İsrailoğullarının dünya tarihinde bıraktıkları etkiye karşın, büyük
öykülerinde, bu destanlarda görülen görkem ve deyiş yoktur. Önasya'da Babillilerden başka destan tekniğini geliştiren biricik kavim
Fenikelilerdir. Fakat bunların destanları da, yüksek bir sanat yapıtı izlenimi vermediği gibi, Babillilerin destanlarındaki derinlik ve
güzellikten de yoksundur. Babillilerin bu farklı sanat gücünü
gösterebilmeleri, kendilerine miras kalan düşünceyi verimli bir
biçimde kullanabilmiş olmalarındandır. Sümer düşlemi, görkemli
mitolojik biçimler yaratmıştı. Bunlar, zengin düşlemlerini işletip
gerçekleştirerek büyük destan biçimini yaratmışlardı.

II.

Bu şiirin güzelliğine, derinliğine girebilmek bizce çok zordur. Bunu
yapmak istersek, o zaman büsbütün yabancı bir kavrayışa, bambaşka bir evrene dalmak zorunda kalırız. Bundan başka destan elimize kırık bir
yontu gibi geçmiştir. Destanın en önemli bölümleri eksiktir. Sonra,
sağlam kalan bölümlerde de dizelerin ya başları ya da sonları yoktur. Akatça dilbilgisinin, sözlük bilgisinin araştırılmasında bugüne dek
elde edilen ilerlemelere karşın, kimi parçaların asıl anlamları hâlâ
bilinemiyor. Çevirmen sık sık metin onarımı ve düzeltmeler yapmak
zorunluğunu duymuştur. Her yerde yaptığı bu onarım ve düzeltmelerin
nerelerde olduğunu da gösterememiştir. Onun için, yapılan çeviride
metnin aslı bazan silik kalmıştır. Destanın başından sonuna, okurun
anlamasına engel olan noktaları saymış olduğumuza ve yapıtı anlamak
konusunda çaba göstermesini ayrıca kendisinden dilediğimize göre,
şiirin sanat ve düşünce bakımından göstereceği değeri, okurun anlayıp beğeneceğinden kuşkumuz yoktur Biz, bu şiirsel metnin İsa'dan önce
aşağı yukarı 1250 yıllarına bağlanan en son yazmasını temel aldık.
Şiirin son özgün yazmasıyla ilgili elimize geçmeyen eksik parçalarını, eski metne ve Hititçe yazmasına göre onardık. Gılgamış destanının
oluşumunda üç gelişme evresi vardır:
1. Sümerce yazma. Bunun tarihi, İsa'dan önce 2000 yıllarıdır. Bu
Sümerce yazma elimize eksik olarak geçmiştir. Anlaşılması da güçtür.
Konu, bütünlük gösteren bir destan biçimine sokulmamıştır. Gılgamış'ın başından geçen birçok şey anlatılmaktadır. Bu destansal öykülerin
kimileri, bize Gılgamış'ın, bir zamanlar Güney Babil sınırları içinde olan eski kentlerden Uruk'un beyi olduğunu, Kuzey Babil kentlerinden
Kiş kralı Agga'ya karşı savaştığını anlatmaktadır. Bu yazmada,
Gılgamış'ın tarihsel bir kişilik olarak gösterilmesi olgusuna, son
yazmalarda raslanmaz. Bununla birlikte, kahramanın Uruk'a sıkı sıkıya bağlı kaldığı, sonraki yazmalarda da belirtilir. Gılgamış, Uruk
surunun kurucusu olarak tanınmaktadır. En son yazmanın ozanı, okurunu sanat yapıtı olan bu suru gözden geçirmeye çağırır; surun üzerinde
Gılgamış'ın yazıtını okutmakla da bu yiğitin gerçekten yaşadığını
kanıtlamak ister. Eski yazmalardaysa, Gılgamış tümüyle bir söylenceler dünyasında yaşar. Gılgamış'la ilgili öykülerin kökenleri Sümerce
yazmada da görülür. Örneğin, gökyüzünün boğasıyla olan savaşı, dev
yapılı Huvava'yı öldürmesi gibi. Yine Sümerce yazmada, Engidu,
Gılgamış'ın hep yanındadır; ama sonraki yazmaların tersine, onun eşit bir yoldaşı, arkadaşı olmayıp, sadık bir kölesidir. Sümerce yazılan
Gılgamış destanının büyük bir bölümü, yeni yazmada görülemez. Örneğin, Gılgamış'ın kendi ecesi tanrıça İştar için yaptırmak istediği göz
kamaştırıcı tahtın kerestesini sağlamak amacıyla korkunç cinlerin
koruduğu cins bir ağacı nasıl kestiğini, yeraltı dünyası tanrıçasının bunu kıskanıp kesilen ağacı yeraltından yeryüzüne açtığı bir yarıktan cehenneme nasıl düşürdüğünü, Gılgamış'ın kölesi Engidu'nun bir hileyle bunları nasıl yeniden yeryüzüne çıkardığını anlatan öykü, son yazmada bulunmaz. Yalnızca bu öykünün içerdiği yeraltı dünyasının şaşırtıcı
gelenekleriyle, kurallarıyla ilgili bilgi, yapıtı yazıya geçireni
öylesine ilgilendirmiştir ki, destanın bütün dünya bilgilerini
içermesi gerektiğini düşünerek Engidu'nun yeraltı dümyasına gidişini, öykünün bütününden ayırıp, sözcüğü sözcüğüne yapılmış bir çeviri
olarak destana eklenmiştir. İşte bu başarı, destanın 12'nci tabletini ortaya çıkarmıştır. Okurlarımız bu 12'nci tableti gözden geçirmekle
eski Sümerlerin, Gılgamış'ın yiğitlikleriyle, ünüyle ilgili ne
düşündüklerini, ne düşlemlediklerini anlamış olacaklardır. 2. Eski
Babil yazması. Bu yazma, Hamurabi zamanında (M.Ö. 1800 yıllarında)
yazılmıştır. Elimize üç tableti eksik olarak geçmiştir. Bununla
birlikte, söylencenin tarihsel evrelerini açıkça göstermeye yeter.
Ozan, Sümer yazmasından, halkın dilinde dolaşan masallardan
yararlanarak, tümüyle serbest bir yöntemle, Gılgamış'ın sonsuz yaşamı arama destanını yaratmıştır. Gılgamış destanı da, ozanın elinde, bizim Faust'a benzer dediğimiz şiirin özelliğini, yani 'sorunsal şiiri'
özelliğini kazanmıştır. Destan, insan yaşamının bütün yorgunluk ve
güçlüklerinden doğan sorunlarını yanıtlamak için yazılmıştır. Yanıt,
son derece kötümserdir; bütün emekler boşunadır. İnsan yaşamının bütün karışıklığı içinde parlayan tek şey, dostluktur. Bu değer, kadın
aşkına karşı derin bir nefretin tersi oluyor. Ne yazık ki bu değer de ölümlüdür. Çünkü tanrıların yönettiği, ama sonsuz düzene bağlı olan
alın yazısının gücü, en parlak dostluğu bile yıkar, bitirir. Ölümün de ortadan kaldıramadığı dostluk, hep insanı boş yere uğraştıran alın
yazısına olan inanç, bu bulanık destan havasında tek olumlu noktayı
oluşturmaktadır. Bu düşüncenin derinliği, ozanın ortaya koyduğu
konunun biçimiyle tam bir karşıtlık durumundadır. Şiir, en basit bir
halk şiiri deyişine sokulmuştur. Ozan dizelerinde "bahri recez" (1)
kullanmıştır. Destanın yapısı çok açıktır. Olayların akışı, dramatik
birtakım kurallara bağlanmıştır. Kahramanlar, güçlerinin her ölçünün
sınırını aştığı sırada, yazgılarının birdenbire değiştiğini görürler. Bu düşüş, gökyüzü boğasının öldürülmesinden sonra olur. Bunu
Engidu'nun ölümü ve Gılgamış'ın boş yere sonsuz yaşamı araması izler. Destanda egemen olan ana düşünceyi, bunun kalıba sokuluşunu, öykünün
akışına katılan kişilerin seçimini, değişik kişiliklerin taşıdıkları
özellikleri, kişilerin oynadıkları karşılıklı oyun biçimini, bu eski
Babilli ozan bulmuştur. 3. Destanın son bölümünün oluştuğu tarihi
kesin olarak söyleyemeyiz. Bu tarihi 1250 olarak kabul edersek, o
zaman kilise örneksemesine [canonisation analojisine] uymuş oluruz;
çünkü 1250 tarihinde Babillerin bilimleri, yazınları doruk noktasında, kesin biçimini almış durumdadır. Gılgamış destanının en son ozanı,
Kassitler çağında yaşamış olan Sin-lekke-unnini adında bir sanatçıdır. Bu ozan, yapıtı, bilerek basitleştirilmiş olan biçiminden kurtarıp,
çok sanatlı bir kalıba koymuştur. Yapıtın çağdaşlaştırılması her
bakımdan eski ozanın amaçlarına bağlı kalınarak yapılmış; ama konu,
her bakımdan zenginleşmiş, incelmiştir. Bu son sanatçının yapıta
yepyeni örgeler [motifler] ekleyip eklemediği, bugün için belli
değildir. Belki yapıta, 11'inci tabletin içerdiği tufan öyküsünü
karıştırmıştır. Ozan bu konuyu, eski Babillilerin başka bir
destanından, yani 'Atarharis' destanından almış olabilir. Tufan öyküsü ve Nuh'un (2) tufandan kurtulduktan sonra ölümsüzlüğü elde etmesi
düşüncesi, tümüyle Sümerlerin malıdır.

III.

Gılgamış destanındaki kişilikler, Tanrılarla insanlar arasında bulunan kahramanlardır. İşte bu durumda trajik bir düşmanlık ortaya çıkıyor.
Ölüm sorununun bu gibi kişiliklerde, başka kimselere göre, daha yeğin, daha acı verici bir nitelik aldığı göze çarpıyor. Bu kahramanların
doğrudan doğruya işlerine karışan tek tanrıça, Gılgamış'a âşık olan
İştar'dır. Bu tanrıça kışkırtıldığından, her iki kahraman günahlı
sayılıyor. Bu günahlılık yüzünden de yeniden trajik bir düşmanlık
doğuyor. Fakat ozan, bu günahı ciddi bir günah saymamıştır. Çünkü
ozan, kahramanların davranışlarında günah olacak bir yan
bulmamaktadır. Şair, Engidu'yu işlediği günahtan dolayı değil,
raslantısallıkla, eski tanrıların kurdukları düzene karşı geldiği için öldürmüştür. Ozanın tanrılara karşı davranışı, özellikle tufan
öyküsünde göze çarpar. Burada tanrılar, yakılan adak tütsülerin
kokusunu almakta büyük bir hırs gösteriyorlar. Ana tanrıça İştar ise
bir kocakarı gibi çene çalıyor, düşünmeden yaptığı kötülük, Ea'nın
kurnazlığıyla gideriliyor. Tanrılar iki kümeye ayrılıyorlar. Tanrı
Enlil, her iki yan arasında arabuluculuk yapıyor. Ozanın saygı
gösterdiği biricik tanrı, Gılgamış'a yol gösteren Güneş Tanrısı'dır.
Ozan saygıyla karışık bir korku içinde, bilinmeyen bir geçmişte
tanrıların kendi kendilerine ve insanlara koydukları değişmez
yasalardan söz ediyor. Ama ozanın bu konuda ileri sürdüğü düşünceler, acı alaydan kendisini kurtaramayan yazgıya boyun eğmekten başka bir
şey değildir. Homeros'ta olduğu gibi, tanrılar insanların yaşamlarını yukarıdan yönetiyorlar, ama bunlar hırslarının ve kurdukları
düzenlerin etkisi altındadırlar. Buna karşılık insan kahramanlar
(Gılgamış ve Engidu), davranışlarıyla taşkınlık yapan birer suçsuz
çocuk gibidirler. Gılgamış, öykünün ilerleyişi sırasında, derece
derece her şeyi bilen bir kişi olarak göze çarpar. Gördüğü işlerin
hepsi, hep hesaplı, akıllıca verilen kararlardan doğmuş değildir.
Birinci kez içgüdüsüyle harekete geçiyor, her zaman da başarılı
oluyor. Çünkü tanrılar kendisine yardım ediyorlar. İkincisinde yine
içgüdüsüyle davranıyor; bunda başarısızlıklarla karşılaşıyor. Çünkü
destanda görülen sonsuz düzene ve yasaya karşı savaşıyor. Bu başarısız savaşın sonunda dünya gezisinden dönen Gılgamış, Babillilere her şeyi anlatan, her şeyi bilen bir Bilgelik Tanrısı olarak görünüyor. Ama
sonraki kuşaklar, Gılgamış öyküsünün büsbütün kötümser ve hiç kimseyi doyurmayan bir sonla bitmesini beğenmiyorlar. Sonraki Gılgamış
söylencesinde, Gılgamış sonunda ölür. Ama yeraltı dünyasında en yüksek konumu alır. Bu konum, ölüler mahkemesinin başyargıçlığıdır. O,
cehennemde, yeryüzünde kendisinin koruyucusu olan Güneş Tanrısı adına yargılar. Böylece Gılgamış'ın kişiliğini göz önüne getirirsek, onun
özyapısını, özyapısının gelişme çizgisini elden geldiğince anlatmış
oluruz. Tanrılar dışında, destanda rolü olan öteki kişiler yumuşak
çizgilerle çizilmiş olmakla birlikte, olağanüstü bir özyapıya ya da bu özyapının gelişmesine bağlı değillerdir. Örneğin orospu, mesleğinin
herhangi bir özel yanını temsil ediyor. Bir doğa çocuğu olan Engidu,
tümüyle ayrı bir yöntemle betimleniyor. Bu doğa çocuğunun orospudan
aldığı insansal zevkten sonra, birlikte yaşadığı hayvanlar kendisinden tiksinip uzaklaşıyorlar. Bu sahne, destanın en etkili, en güçlü
noktasıdır. Engidu'nun yiğitliklerinde bir olağanüstülük yoktur. Çünkü o da herhangi bir yiğit kişi gibi davranmıştır. Bununla birlikte, ozan bütün bu Engidu söylencelerinden küçük bir tragedya yaratmaya
kalkmıştır. Tanrıların yazdığı kara alın yazısının sonucunda amansız
bir derde düşen Engidu, kendi kendisine yazıklandığı gibi, onu
yabanıllıktan kurtaran, insanlar arasına sokan kimselere de ayrıca
ilenmekten kendini alamıyor; hayvanlarla yaşadığı günlerin özlemini
çekiyor. Ancak Güneş Tanrısı, kendisinin insanlar arasına karışmasının ve böylece kazandığı ünün, ölümünden sonra da sürmesinin boş bir değer olmadığını söyleyerek, onu avutuyor. Bu Engidu dramı, büyük Gılgamış
dramının bir yan öyküsü olarak doğmuştur. Gılgamış'ın büyük figürüne
karşı, drama katılan bütün kişilikler ikinci planda kalırlar. Ozan
amacına ulaştıktan sonra, bu kişiliklerin hepsi sahneden çekilir ve
bir daha kendilerini göstermezler. Oğlunu özenle, öğütlerle,
kutsamalarla yola uğurlayan anası bile, onun dönüşünde artık görünmez. Böylece destan, yalnızca insan yaşamının akışı, insan yaşamının büyük bir simgesi olarak ortaya çıkar. Ord. Prof. Landsberger

GILGAMIŞ DESTANI

BİRİNCİ TABLET

Yerin dibindeki suyun kaynağını görenin öyküsünü dinle, yurdum!
Dünyada her şeyi bilen adamın adını ünlendireyim: onun görmediği
hiçbir şey yoktur. Dünyanın bütün bilgeliklerini bilip torunlarına
bırakan bir adamdır. Gizleri görüp bunların perdesini yırtan bir
adamdır. Tufandan önce olanın haberini getirdi. Uzun yoldan gelip
yorgun düştü; ama gücünü yitirmedi. Bütün çektiklerini bir anıt taşına kazıdı. Uruk'un dört bir yanına duvar çektirdi. Kutsal E-anna'nın (3) ve temiz hazinenin duvarına bak! O duvar, didilmiş yünden örülen bir
urgan gibidir. Onun köşe burçlarını da gözden geçir! Onun eşini hiç
kimse yapamaz. Ta öteden beri orada duran taş merdivenden yol alıp
İştar'ın oturduğu E-anna tapınağına yaklaş! Sonradan gelen hiçbir kral onun eşini yapmadı. Uruk duvarının üstüne çık! İleri yürü! Temeli
gözden geçir! Tuğla duvarı incele. Acaba bunun tuğlaları pişmiş (4)
değil midir? Temeli yedi bilge kurmamış mıdır? (5). ( Burada 25 satır eksiklik vardır. Bu eksiklik Etice yazmadan aşağıdaki biçimde
tamamlanabilir.)
Ulu Tanrı Gılgamış'ı en yetkin biçime soktu. Bütün tanrılar, ona en
iyi erdemleri vermek için birbirleriyle yarış ettiler. Güneş Tanrısı
ona, erdemin en yükseğini, yeraltındaki tatlı su okyanusunun tanrısı
Ea, bilgeliği bağışladı (6). Büyük tanrılar Gılgamış'ı şu ölçüde
yarattılar: Boyunun uzunluğu on bir endaze, göğsünün genişliği dokuz
karış (7). (Gılgamış'ın bedeninin betimlemesini son yeni Babil
yazmasında korunmuş olan ufacık bir parçadan, aşağıdaki gibi
tamamlamaya çalışabiliriz.) Adımlarının genişliği ...... idi. Sakalı
yanaklarından aşağı uzamıştı. Güzel bıyıkları vardı. Başındaki saçlar gürdü. Bedeni her bakımdan ölçülüydü. Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardı. Gövdesi pek iriydi.
(Altı satır eksik.)
Bütün ülkeleri dolaştıktan sonra Uruk kentine vardı. Uruk caddelerinde kurumundan kafasını dik tutuyordu. Caddelerde yabanıl bir boğa gibi
böğürürdü. Eşsizdi. Silâhları kalkıktı. İnsanlara dirlik vermemek için eli durmazdı. Dirliksizliği yüzünden Uruk halkı gittikçe eksildi.
Gılgamış, oğulu babaya bırakmaz, gece gündüz kudurup sağa sola
çatardı. Gılgamış ağılı bol (8) Uruk'un ne biçim çobanıdır ?(9)
Öylesine güçlü, üstün, bilgiç, bilge olan bir kral, oğulu babaya,
sevileni sevene, kocayı karıya hiç bırakır mı?
Gılgamış'ın savaşçılarının kızları, erlerin karıları, bundan ötürü
tanrıların huzurunda ağlayıp sızlandılar. Bunların ağlayıp
sızlanmalarını tanrılar dinlediler. Gökyüzünün tanrıları da, Uruk
kentinin baştanrısı Anu'ya başvurarak şöyle dediler: "Sen, ipe gelmez, yabanıl, vahşi boğayı, Uruk halkını tedirgin etmek için mi yarattın?
Eşsizdir. Silâhları kalkıktır. İnsanlara dirlik vermemek için eli
durmaz. Gılgamış, oğulu babaya bırakmaz Gece gündüz kudurup sağa sola çatar. Gılgamış ağılı bol Uruk'un ne biçim çobanıdır?" Öylesine güçlü, üstün, bilgiç, bilge olan bir kral oğulu babaya, sevileni sevene,
kocayı karıya hiç bırakır mı ?
Gılgamış'ın savaşçılarının kızları, erlerinin karıları bundan ötürü
ağlayıp sızlandılar. Bunların ağlayıp, sızlanmalarını büyük Gök
Tanrısı dinledi. (10) Büyük tanrıça Aruru (11) çağırıldı:
"Ey Aruru, sen büyük Anu'yu yarattın. Şimdi onun rakibini yarat! O
istediği denli Gılgamış'a karşı dursun. Bu iki yiğitin birbirlerine
karşı güçlerini ölçmelerinden Uruk şehri soluk alsın!" Tanrıça Aruru
bunu duyar duymaz Gök Tanrısının rakibini kalbinde yarattı. Aruru
ellerini yıkadı; bir parça çamur koparıp yazıya attı. Ve yazıda yiğit Engidu'yu yarattı. Çamurdan yaratılan Engidu, demir gibi sertti (12). Bütün gövdesi kıllarla kapkara olmuştu. Kadın gibi uzun saçları vardı. Saçının lüleleri tıpkı buğday başağı gibi filizlenmişti. O, insan ve
kent yüzü görmemişti. Üzerinde, yazının hayvanları gibi bir giysi
vardı. Bu durumda ceylanlarla ot yiyor, yabanıl hayvanlarla itişe
kakışa suvata (13) iniyor; suyun kalabalığıyla (14) gönlü açılıyordu. Günün birinde suvatın karşı yakasında bir avcıya, bir tuzak (15)
kurana rasgeldi. Birinci, gün, ikinci gün ve üçüncü gün suvatın
karşısında ona rasladı. Onu gören avcının yüzü dondu; hayvanlarıyla
olduğu yerde saklandı; korkudan titremeye tutuldu; sesi soluğu
kesildi, içini sıkıntı bastı; çehresini bulut kapladı; gönlünü gam,
üzünç sardı; yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne döndü. Avcı, konuşmak için ağzını açıp babasına dedi:
"Baba, dağdan bir adam geldi. Bu yörenin en güçlüsüdür. Gökten inen
yoğun cevhere (16) benzer. Gücü büyüktür, hep dağda dolaşıyor. Her
zaman yabanıl hayvanlarla ot yiyor. Ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor. Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları (17)
doldurdu. Gerdiğim ağları yerden koparıp çıkardı. Kırın kalabalığını, (18) avı elimden kaçırıyor, kırdaki işime engel oluyor." Babası
konuşmak için ağzını açıp avcıya dedi:
"Biliyor musun oğlum, Gılgamış Uruk'ta oturuyor. Onu yenecek kimse
yoktur. Gökten inen yoğun cevhere benzer. Gücü büyüktür. Ona, krala
yüzünü dön! Güçlü adam hakkında ona bilgi ver. O sana bir fahişe
versin. Onu kıra götür. O kadın, bu adamı orada, güçlü bir adam gibi
yensin. Yabanıl hayvanlar suvata yaklaştıklarında, o kadın giysisini
atsın ve o da zevke dalsın. Kadını görür görmez, ona yaklaşacaktır:
Fakat kırlarda onunla birlikte yürüyen hayvanlar, onu
yadsıyacaklardır."
Babasının öğüdü üzerine kalkıp, avcı yaya olarak Gılgamış'a gitti.
Yolunu tuttu, Uruk'un ortasında durdu:
"Gılgamış, beni dinle ve bana öğüt ver! Dağdan bir adam geldi. Bu,
ülkenin en güçlü adamıdır. Gökten inen yoğun cevhere benzer; gücü
büyüktür. Her zaman dağda dolaşıyor, hep yabanıl hayvanlarla ot yiyor, ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor. Korkudan ona
yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları doldurdu. Gerdiğim ağları yerden
çıkarıp kopardı... Kırın kalabalığını, avı elimden kaçırıyordu.
Kırdaki işime engel oluyordu! Gılgamış, ona, avcıya dedi:
"Ey avcı, git; yanında bir fahişe, bir orospu görür! Yabanıl hayvanlar suvata yaklaştıklarında, kadın, giysisini atıp şehvetini kabartsın;
kırlarda onunla büyüyen hayvanlar, onu yadsıyacaklardır." Avcı gidip
yanına bir fahişe, bir orospu aldı. Bunlar doğru gidecekleri yerin
yolunu tuttular. Üçüncü günde belli yere vardılar. Avcı ve fahişe
yerlerine oturdular. Bir gün, iki gün suvatın karşısında beklediler.
Hayvanlar gelip suvatta su içtiler. Su kalabalığı geldi (19) ve yüreği rahatladı. Ne de olsa Engidu, dağda yaşadığı için, ceylânlarla ot
yiyor, su kalabalığıyla yüreği rahatlıyordu. Orospu bunu, bu yabanıl
adamı, kırda dolaşan bu cellat (20) herifi görür. "Orospu! İşte budur. Göğsünü gevşet, kucağını zevkine aç, dalsın! Korkma!. Onun saldırısını karşıla. Bir kez seni görür görmez sana yaklaşacaktır. Üstünde yatması için giysini aç. O yabanıla kadınlık becerini göster: Kırlarda onunla büyüyen hayvanlar onu yadsıyacaklardır. Onun tutkusu (21) senin
üstünde zevke doyamayacaktır." Orospu, göğsünü gevşetti. Kucağını
açtı. Ve o, kadının zevkine daldı.
Kadın korkmadı. Onun saldırısını karşıladı. Üstünde yatması için
giysisini açtı. Yabanıl adama kadınlık becerisini gösterdi. Onun
tutkusu kadının üstünde zevke doymadı. Engidu, altı gün, yedi gece
uyanık kalarak orospuyla Allah'ın emri oldu.(22)
.............................(23)
Engidu'yu gören ceylânlar mertleyip (24) kaçtılar. Artık kırın
hayvanları onun yanından uzaklaştılar. Hayvanların ondan uzaklaştığı
sırada, Engidu, bedeni bağlanmış gibi ürperdi. Dizleri tutmadı. Engidu zayıf düştü. Yürüyüşü eskisi gibi değildi. Sonra aklı başına geldi;
işi anladı. Geri dönüp orospunun dizlerine oturdu, onun yüzüne bakarak sözlerine kulak verdi. Orospu ona, Engidu'ya dedi: "Engidu sen
bilgesin, sen bir tanrı gibisin! Neden bu kalabalıkla kırda
dolaşıyorsun? Gel, seni Uruk'a, Anu'nun, İştar'ın evi olan görkemli
tapınağa götüreyim. Gılgamış'ın olduğu yere, gücü tam olan adamın,
yabanıl boğa gibi insanlara zorbalık eden yiğitin yanına." Fahişenin
bu sözleri Engidu'nun hoşuna gitti; bilge gönlü bir arkadaşa
gereksinim duydu. Engidu ona, orospuya dedi:
"Gel orospu, beni birlikte götür! Anu'nun, İştar'ın evi olan görkemli tapınağa; Gılgamış'ın olduğu yere, gücü tam olan adamın, yabanıl boğa gibi insanlara zorbalık eden yiğitin yanına. Ben ona meydan okumak
istiyorum. Yiğit gibi konuşmak istiyorum. Uruk'a gidince Uruk'un
yazgısını değiştiririm. Kırda doğanın gücü yamandır!" "Gel, bırak
gidelim. O, senin yüzünü görsün. Sana Gılgamış'ı göstereyim. Onun
nerede olduğunu çok iyi biliyorum. Engidu, Uruk'a gel. Süslü kemerler kullanan insanların yanına! Her gün orada bir bayram kutlanır... Neşe yaratan genç oğlanların, görülmeye değer genç kızların oldukları yere: Zevk onlardadır; tam neşe içindedirler." (Bir satır eksik.)
"Engidu, sana yaşamı seven, acıdan zevk alan Gılgamış'ı göstermek
isterim. Onu gör, onun yüzüne bak: O, erkek güzelidir. Tam güçlüdür;
senden güçlüdür. Gece gündüz dinlenmesi yoktur. Engidu, kıskançlığını bırak! Ona, Gılgamış'a, sevgiyi Şamaş (25) gösterdi. Onun aklını
düşüncesini Anu, Enlil ve Ea (26) genişlettiler; sen o dağdan
gelmezden önce, Gılgamış seni düşünde gördü; düşünü yorarak kalktı,
anasına anlattı: "Aman ana, ben bu gece bir düş gördüm. Bütün gücümle adamların arasından geçip ileri gittim. Orada gökyüzünün yıldızları
birdenbire yere döküldüler. Göktaşı gibi yukardan aşağı üstüme düştü. Onu kaldırmak istedim. Bana ağır geldi, kımıldatmak istedim,
kımıldatamadım. Uruk halkı oraya toplandı. Erkekler onun ayaklarını
öptüler ve ben, o bir karıymış gibi, üzerinde ondan zevk aldım (27).
Orada kendi kendime zorladım. Onlar bana yardım ettiler. Onu kaldırdım ve sana getirdim." Her şeyi öğrenen Gılgamış'ın anası, Gılgamış'a
anlattı:
"Gılgamış, bu açık bir şeydir. Kırda sana benzer biri doğmuştur. Onu
dağlar yetiştirmiştir. Senin onu görür görmez, bir karıymış gibi
üzerinde ondan zevk aldığın adam, senden asla ayrılmayacaktır. Adamlar onun ayaklarını öpecektir. Sen onu kucaklayacaksın. Onu bana
getireceksin! O, güçlü Engidu'dur. Dar zamanda arkadaşa yardım eden
bir yoldaştır. Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun
cevhere benzer. Gücü büyüktür. Senin, karı gibi, üstünde zevk aldığın o adam, senden hiç ayrılmayacaktır." Gılgamış uyumak için yattı ve
başka bir düş gördü.
Anasına anlattı:
"Aman ana, başka bir düş gördüm. Karışık şeyler gördüm. Uruk'ta yolun ortasında bir balta yatıyordu. Bunun çevresine toplanmışlar; halk da
oraya zorluyordu. Bu baltanın görünüşü şaşırtıcıydı. Ona baktığımda
sevindim. Onu severek, bir karıymış gibi, onun üzerinde ondan zevk
aldım ve yanıma koydum." Bilge, bütün bilimleri bilen Ninsun (28),
oğluna dedi:
"Gılgamış, senin o adamı görmenin, o bir karıymış gibi onun üzerinde
ondan zevk almanın anlamı, onu sana denk tutacağımı gösterir. Bu, yine güçlü Engidu'dur, dar zamanda arkadaşa yardım eden bir yoldaştır.
Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer, gücü büyüktür!" Gılgamış bir daha anasına dedi:
"Bu, bana büyük bir pay olarak düşsün! Bir arkadaş kazanmak isterim,
bir yoldaş!"
(Bir satır eksik.)
Ve Gılgamış düşleri yordu.
"Gel bakalım, yaş yerden kalk!"
Fahişe böylece Engidu'ya anlattı. Hayvanların su içtikleri yerde ikisi yalnız kalmışlardı.

İKİNCİ TABLET

Engidu fahişenin karşısına oturdu. O, onun sözcüklerini dinledi ve
anlattıklarına kulak verdi. Kadının öğüdü yüreğine işledi. Kadın bir
giysi çıkardı: Birini ona giydirdi, öbürünü kendisine alıkoydu; kadın onu bir ana gibi elinden tutup çobanların sofrasına, hayvanların
ağılına götürdü. Onun, yurdu dağlar olan Engidu'nun, önceleri
ceylânlarla ot yiyen adamın, kalabalığın sütünü emenin, şimdi önüne
yemek koydular. O, utanarak gözünü dikiyor, bakıyordu. Engidu ekmek
yemesini bilmiyor, içki içmesini anlamıyor! Fahişe ağzını açıp
Engidu'ya dedi:
"Engidu, ekmek ye! Bu, yaşamın koşuludur! İçki iç! Bu, ülkenin
göreneğidir!"
Engidu, doyuncaya dek ekmek yedi. Yedi küp içki içti. İçi açıldı, neşe buldu. Yüreğine açıklık geldi, yüzü parladı. Kıllı, pis gövdesini
sıvadı, kendi kendini yağladı (29), insana döndü. Sonra bir giysi
giydi, artık adam oldu. Arslanların üstüne yürümek için silâhını aldı. Çobanlar geceleri uykuya daldı. Kurtları yakaladı, arslanları
kovaladı. Eski bekçiler rahat ettiler. O, güçten üstün insan, o
erkeklerin bir tanesi Engidu, bunlara bekçi oldu. (14 satırlık boşluk. Engidu fahişeyle birlikte)
Engidu, orospu ile eğlenirken gözlerini kaldırdı ve bir adam gördü.
Fahişeye seslendi: "Yosma! Adam buraya gelsin! O ne diye geldi?
Söyleyeceğini dinlemek isterim!" Fahişe adamı çağırıp ona yaklaştı,
ona dedi:
"Adam, nereye acele ediyorsun? Yorulman neye yarar?"
Adam ağzını açıp Engidu'ya dedi:
"Benimle birlikte kız evine (30) gel! Nişanlı seçmek için herkesin evi Uruk kralına daima açıktır. Nişanlı seçmek için herkesin evi, Uruk
kralı olan Gılgamış'a daima açıktır. O, evlenecek olanlarla önce
kendisi yatar, sonra da koca (31). Tanrısal yasaya göre bu, tanrının
bir buyruğudur. Bu buyruk kendisine göbeğinin bağı kesilir kesilmez
verilmiştir" (32). Adamın sözü üzerine benzi sarardı...
(Dokuz satırlık boşluk.)
Engidu önden gidiyor, orospu onun arkasından.
O, Uruk'a girince halk çevresine toplandı. Uruk'ta caddenin ortasında durunca, insanlar başına biriktiler ve ondan şöyle söz ettiler: "O,
aşağı yukarı Gılgamış'a benzer. Bedence daha ufaktır; ama, kemikleri
onunkinden daha güçlüdür. (Bir satır eksik.)
Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. O, kalabalığın sütünü emmiştir."
(Bir satır eksik.)
Zayıf yavrucuklar gibi ondan korkmalarına karşın, adamlar
rahatladılar, "O yiğite karşı, gösterişi yaman bir yiğit alandadır.
Gılgamış'a karşı tanrıya benzer, onun (33) bir eşi alandadır!
İşhara'ya (34) özgü bir yatak hazırlanmıştır. Gılgamış'ın onun yanında kalması için. Bu gece onunla 'Allahın emri' olacaktır" (35) Gılgamış
yaklaştığında, Engidu caddenin ortasına dikildi. Gılgamış'a yolu
kapamak isteyip, onu yatak odasına bırakmadı.
(Yedi satır eksik.)
Gılgamış kırda büyüyen, gür saçlı, ele avuca sığmaz Engidu'ya baktı:
Kendi kendisine yol açtı ve üstüne yürüdü. Kentin alanında
birbirleriyle karşılaştılar. Engidu kapıyı ayağıyla kapayıp Gılgamış'ı içeri bırakmadı. Bunun üzerine boğalar gibi böğürerek kapıştılar:
Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar yerinden sarsıldı!
Gılgamış ve Engidu, evet, boğalar gibi böğürerek birbiriyle
kapıştılar. Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar yerinden
sarsıldı! Gılgamış diz üstü yere düşünce, öfkesi indi ve göğsünü geri çekti. Gılgamış göğsünü çeker çekmez, Engidu ona, Gılgamış'a dedi:
"Anan olan, ağılın yabanıl ineği, Tanrıça Ninsun (36), seni bir tane
doğurdu. Başın adamların tepesini aşmıştır! Enlil senin alnına
insanların krallığını yazmıştır! Gücün evrenin beylerinden üstündür." (On satırlık boşluk.)
Birbirini öptüler ve arkadaş oldular.
(Görünüşe bakılırsa bundan sonraki 14 satırlık boşluğun sonuna doğru, Gılgamış'ın Engidu'yu, bir oğul olarak kendi anasına götürmüş
olmasından söz ediliyor. Gılgamış, Engidu'dan şu biçimde söz ediyor.) "Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer,
gücü büyüktür! Kimse karşısında duramaz. Ona lûtfunu göster."
Gılgamış'ın anası oğluna dedi, Ninsun, yabanıl inek, Gılgamış'a dedi: "Oğlum....
(Üç satır eksik.)
(Engidu'nun hep korumakta olduğu biçiminden ötürü, Ninsun'un
şaşkınlığını belli ettiği anlaşılıyor. Bundan sonraki beş satırsa,
Gılgamış'ın yanıtlarını oluşturabilir.) "Onunla yukarı, aile ocağının kapısına gitti. O, bana karşı pek çok kışkırtıldı. Engidu'nun babası
ve anası yoktur. Onun dağınık saçları hiç kesilmemiştir. O, kırda
doğduğundan kimse onu eğitmemiştir." Engidu orada durdu ve onun
söylediklerini dinledi. Gözleri yaşla doldu. Söylenenler kendisine pek dokunduğundan acı acı içini çekti. Gılgamış, yüzünü ona çevirip,
oturdukları yerde birbirleriyle kucaklaştılar; âşıklar gibi eller
birbirinin üstüne kondu ve Gılgamış, Engidu'ya dedi: "Dostum, neden
gözlerin yaşla dolu? Söylenenler sana dokunduğu için mi acı acı içini çektin?"
Engidu ağzını açıp Gılgamış'a anlattı:
"Dostum, bir acı boğazımı sıkıyor. Kollarım uyuştu, gücüm azaldı."
Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:
(Altı satır eksik.)
"Ejder yapılı Humbaba ormanda oturuyor. Sen ve ben onu öldürüp şu
belâyı ülkeden kaldıralım. Kendimize katran ağaçları devirelim." (Dört satır eksik.)
Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Dostum, ben dağlarda deneyimliyim; yabanıl hayvanlarla oralarda
dolaştım. Ormanın uzaklığı iki kez on bin saat çeker. Yukarıya, onun
içine dalacak kimdir? Humbaba... onun böğürtüsü tufandır, evet, onun
soluğu ateş, saldırısı ölüm. Neden ötürü böyle şeyleri yapmaya
yeliyorsun? (37) Humbaba'nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse
ona karşı dayanamaz." Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:
"Katransa, ben bunun dağına çıkmak istiyorum. Bu dağ geniş ormanın
ortasında bulunuyor.
(Üç satır eksik.)
Humbaba'nın bulunduğu ormana gitmek istiyorum. Savaşta bir balta bana yeter. Sen burada yalnız kal, ben oraya gideceğim."
Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Oraya nasıl gidebiliriz... Katran ormanına? Gılgamış, onun bekçisi
bir savaşçıdır. Hiçbir zaman ımızganmaz. (38)
(İki satır eksik.)
Enlil onu, katranları korusun diye insanların başına belâ kılmıştır.
Her kim yukarı, ormana çıkarsa, kötürüm olur."
Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:
"............................................................" (39)
"Güneş gökyüzünde durdukça tanrılar sonsuza dek yaşarlar. Ancak,
insanın günleri sayılıdır. Onların ettikleri hep havadır. Sen daha
buradayken ölümden korkuyorsun. Yiğit ruhundaki gücün sana yararı ne? Öyleyse, seni ben götüreyim de, ağzın bana: "İleri git! Korkma" diye
çağırsın. Kendim ölürsem adımı yükseltirim, 'Ejder yapılı Humbaba'nın düşmanı Gılgamış ölmüştür,' derler." (Sekiz satır eksik.)
"Katran devirmek için elimi bulaştırmak istiyorum. Kendim için bir ad bırakmak istiyorum.
Şimdi dostum, silâhçı ustasına gitmek istiyorum. Silâhlar gözümüzün
önünde dövülsün."
Elele verip silâhçı ustasına gittiler. Ustalar oturup birbirleriyle
danıştılar. Büyük baltalar dövdüler. Üç okkalık nacaklar dövdüler.
Yalımı iki okkalık büyük kılıçlar dövdüler. Kabzaların başı on beş
okkalık, kılıçların kını on beşer okkalık; altından. Gılgamış ve
Engidu, her biri 300 okkalık silâhlar taşıdılar. Adamlar, Uruk
kentinin yedi sürgülü kapısına vardılar; halk bir araya birikti; Uruk sokaklarına neşe saçıldı. Gılgamış, Uruk sokaklarında halkın neşesine tanık oldu. O, karşısında oturan halka seslendi: "Ben, ejder yapılı
Humbaba'ya gitmek istiyorum. O söylenen şeyi, ben Gılgamış, görmek
istiyorum. Onun adı ülkelere yayılmıştır. Katran ormanına koşmak
istiyorum. Uruk çocuğunun nasıl güçlü olduğunu bütün ülkeye anlatayım. Katranları devirmek için elimi bulaştırayım. Kendim için sonsuzlaşacak bir ad yapayım!" Uruk mahallesinin yaşlıları dönüp Gılgamış'a dediler: "Gılgamış, sen genç olduğundan, gönlün seni böylesine ileri götürdü.
Sen burada ne yaptığını bilmiyorsun. Bizim işittiklerimiz, Humbaba'nın çok acayip olduğudur. Onun silâhının karşısına çıkacak olan kimdir?
Orman iki kez on bin saat uzaklık çekiyor. Yukarı çıkıp onun içine
girecek olan kimdir? Humbaba, onun böğürtüsü tufandır, evet, onun
soluğu ateş, onun saldırısı ölüm. Neden dolayı böyle şeyleri yapmaya
heves ediyorsun? Humbaba'nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse
ona dayanamaz." Gılgamış, öğütçülerinin sözünü dinledikten sonra,
gülümseyerek gözlerini arkadaşına dikti (40).
(Dokuz satır eksik).
"Korucuyu meleğin seni sıkıntılardan kurtarsın; barış içinde Uruk
kıyısına (41) dönmen için sana kılavuz olsun!"
Gılgamış, diz çöküp elini kaldırdı:
"Söyledikleriniz yerini bulsun. Şimdi gidiyorum. Şamaş! Ellerimi sana kaldırıyorum: oraya varınca canım sağ esen kalsın! Beni Uruk kıyısına geri döndür! Gölgeni üstümden eksik etme!" Bundan sonra Gılgamış,
arkadaşını çağırdı, falına onunla birlikte baktı (42).
(Yedi satır eksik).
Gılgamış'ın gözlerinden yaşlar boşandı:
"Hiç gitmediğim bir yol. Sonu belli olmayan bir yolculuk. Burada sağ
esen kalırsam seni gönlüme göre sevmiş olurum. Kendimi senin zevkine
kaptırmak isterim, seni tahtlara geçirmek isterim." Artık köleler
silâhlarını getirdiler. Büyük kılıçları, yayı, sadağı eline teslim
ettiler. Baltaları aldı, sadağı ve Anşan (43) yayını bir yanına astı, kılıcı kemere taktı. Yolda yürümeye başladılar. İnsanlar Gılgamış'a
sordular: "Sen ne zaman kente geri döneceksin?"

ÜÇÜNCÜ TABLET

Yaşlılar Gılgamış'a çok saygı gösterdiler. Yol hakkında ona öğüt
verdiler:
"Gılgamış, gücüne güvenmemelisin. Onu bırak yoluna gitsin, sen kendi
kendini koru. O orada keçi yolunu bilir; arkadaşı kollar; Engidu orada senden önde gitsin. O, yolu gördü, yoldan geçti. Ormana giden yoldan, dağların geçidinden. O, Humbaba'nın bütün gizli yollarından geçti.
Böylece önde giden arkadaşını korur. Onu bırak yoluna gitsin, sen
kendi kendini koru. Şamaş seni dileğine kavuştursun. İşittiklerini
sana gözlerinle göstersin! O, sana kapalı olan yolu açsın! Yolu senin adımına açsın! Dağı senin ayağına açsın! Seni hoşnut eden şeyi, gecen sana getirsin (44). Lugalbanda (45) başarıda sana yardım etsin. Bir
çocuk gibi başarına kavuş! Humbaba'nın, kıyısında uğraşacağın
ırmağında ayaklarını yıka! Akşam molanda bir kuyu kaz. Kırbanda (46)
her zaman temiz su bulunsun. Samaş'a soğuk su sun. Her zaman
Lugalbanda'yı anımsa! Engidu arkadaşı, yoldaşı korusun. (anlaşılmaz
bir sözcük) ... kadar kendisi getirsin. Hepimiz birden kralı sana
teslim ediyoruz; sen de yurda dönerken kralı bize teslim et!" Engidu
ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Sen karar verdin, artık yürü. Yüreğin korkusuz olsun. Yalnızca bana
bak!
Hasmın oturduğu yeri, Humbaba'nın üzerinde dolaştığı yolları, iyi
biliyorum. Yola çıkmamızı buyur, onlardan (47), buradan ayrıl!"
Gılgamış, ağzını açıp Uruk'un yaşlılarına dedi:
(Dört satır eksik).
"Size söylediklerimi, benimle gidecek olan Engidu'yla birlikte
yapacağım. Öğütlerinizi sevinerek gönülden dinledim."
Yaşlılar onun bu sözlerini dinledikten sonra, yiğitlere yol açtılar;
"Yürü Gılgamış, işin uğurlu olsun! Koruyucu tanrın yanında gitsin, o
seni başarıya erdirsin."
Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:
"Gel arkadaşım, büyük saraya gidelim. Büyük kraliçe Ninsun'un
huzuruna. Ninsun'un vereceği akıllıca öğüt, ayaklarımıza doğru yolu
gösterir." Gılgamış'la Engidu, elele verip büyük saraya, büyük kraliçe Ninsun'un huzuruna çıktılar. Gılgamış çıktı ve Ninsun'un yanına girdi: "Ninsun ben güçlendim; yeni bir şey başarmak istiyorum: Humbaba'nın
yanına, uzak bir yola yürüyeceğim. Bilmediğim bir savaşa atılıyorum,
bilmediğim bir yola çıkıyorum. Benim gidip geri dönmem, katran
ormanına varmam, ejder Humbaba'yı öldürmem, Şamaş'ın nefret ettiği o
belâyı ülkeden temizlemem için gereken zamanı, benim hesabıma
Şamaş'tan dile. Onu öldürüp katran ağacını ben devirince, ülkenin
yukarısında, aşağısında barış olsun. Utku belgisini senin önünde
dikeyim." Kraliçe Ninsun, oğlu Gılgamış'ın sözlerini acıyla dinledi:
(On dört satırlık boşluk).
Ninsun odasına girdi.
(Bir satır eksik).
O, bedenine yaraşan bir giysi giydi, göğsüne de yaraşan bir mücevher
taktı. O, kemer ve krallık tacını koydu. Merdivene basıp damın üstüne çıktı. Kurban yerine çıkarak tütsü yapıp Şamaş'ın önüne koydu.
Tütsüsünü yakıp Şamaş'ın huzurunda kollarını kaldırdı: "Neden oğlum
Gılgamış'a coşkun bir yürek verdin, neden savaşa şimdi de o gitsin
diye onu ileri ittin? Humbaba'nın yanına, uzak bir yol yürüyecek. O,
bilmediği bir savaşa atılıyor, bilmediği yollarda yolculuk ediyor!
Onun gidip geri dönmek, katran ormanına varmak, ejder Humbaba'yı yok
etmek, senden nefret eden o kötüyü ülkeden temizlemek zamanını
Gılgamış'ın yoluna baktığın günde, seni seven o nişanlı, Aya, sana
anımsatsın! Onu gecelerin bekçilerine, yıldızlara, akşamları baban Aya da ısmarla."(48) (On iki satırlık bir boşluktan sonra, aşağıdaki
anlaşılması güç sözcükler geliyor):
O, tütsüyü söndürüp kötü ruhları dağıtma duasını okudu. Haber vermek
için Engidu diye çağırdı."
"Benim kucağımda yetişmeyen güçlü Engidu! Şimdi seni oğulluğa kabul
ettim. Gılgamış'ın armağanları olan, büyük rahipler, tapınak kızları
ve tapınım töreni hizmetçileriyle birlikte kabul ettim. Ninsun,
Engidu'nun boynuna bir muska astı.
(84 satırlık bir boşluk).
Yaşlıların Engidu'ya ikinci seslenişleri:
"Engidu, arkadaşını kolla, yoldaşını koru , ...... (49) Onu kendin
getir! Hepimiz birden kralı sana teslim ediyoruz, sen de yurda dönerek kralı bize teslim et." (Tabletin gerisi kırıktır).

DÖRDÜNCÜ TABLET

(Bu tabletin ilk dört buçuk sütunu -bütün tablet altı sütundan
oluşmaktadır- herhalde kralın ve arkadaşının katran ormanına
gidişlerinden söz ediyordu. Ama, bu sütunlardan ancak kırık bir parça kalmıştır. Bu parça, ikisinin başından her gün geçenleri sık sık
betimlemektedir.) İki kez yirmi saatten sonra hafif bir yemek yediler. İki kez otuz saatten sonra kendi kendilerini akşam dinlenmesine
çektiler. İki kez elli saati bütün bir günde yürüdüler. Bir ay üç
günlük yolu üç günde kestirdiler. Akşam dinlenmesine bir kuyu kazdılar (50). (Burada 200'den çok satır yitmiştir. Geri kalan parçada yineleme vardır. Bu yinelemeden anlaşıldığına göre, Gılgamış'la Engidu ormanın kapısına gelmişlerdir. Bir bekçi, Humbaba'nın diktiği kocaman kapıyı
beklemektedir. Gılgamış'la Engidu, onunla başa çıkıp çıkmayacakları
konusunda duraksamış olmalılar ki, Engidu ona şunları söylüyor:)
"Uruk'ta ne dediğini anımsa! Uruk'un çocuğu Gılgamış, sen öldürmek
için yekin, (51) onun üstüne var!"
Ağzından çıkan sözleri duyar duymaz tam güveni arttı.
(Bundan sonraki belki Gılgamış'ın Engidu'ya söylediği sözlerdir.)
Onun savaşması ve bir de ormana dalıp bizden kaçmaması için hemen
üstüne vardı. Hiçbir silâh işlemesin diye, giyinmek için yedi savaş
giysisi hazırladı. O anda yalnızca birini giydi, geri kalan altı kat
giysiyi soyundu. Bunlar yerde ayaklarının altında kaldı. Ormanın
kapısında duran bekçiyi yakalamak için, huysuz, yabanıl bir boğa gibi ileri atıldı. O, birden bire bağırıp korkuya düştü. Ormanların bekçisi bağırıp çağırdı! Çocuğun babasını çağırması gibi, Humbaba'yı çağırdı. (Buradaki 22 satırlık boşlukta, belki her iki yiğidin bekçiyi zararsız duruma getirmiş olmaları ve Engidu'nun kapıyı nasıl açtığı
anlatılmıştır. Bundan sonrası şöyledir:) Engidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Biz ormana inmeyelim. Kapıyı açarken elim tutmaz oldu."
Gılgamış konuşmak için ağzını açıp Engidu'ya dedi:
"Biz şimdiye dek böyle üzüldük mü? Biz bütün dağları aşarak geldik.
Bununla birlikte hedef karşımızda duruyor. Benim savaştan anlayan,
savaş deneyimi olan arkadaşım, giysime dokunursan artık ölümden
korkmazsın! (İki satır çevrilememiştir.)
Elinin tutmazlığı gitsin! Vücudunun ağırlığı yok olsun! Arkadaşım,
koluma asıl, birlikte inelim. Gönlün savaşa doysun! Ölümü unut,
korkma! Kendisini koruyan adam, arkadaşını da sağ tutsun! İnsanlar
ölünce kendilerine ad yaparlar!" İkisi birden yeşil ormana vardılar.
Konuşmaları kesildi, sessiz durdular

BEŞİNCİ TABLET

Ormana gözlerini dikip baktılar. Katranların yüksekliğine şaştılar.
Ormana girilen yola şaştılar. Humbaba'nın geçtiği yerde bir ayak izi
vardı. Yollar iyi bir durumdaydı. Büyük yol güzel yapılmıştı. Onlar
katran ağacı dağını görüyor, tanrıların oturduğu yeri, İrnina'nın (52) yüksek tapınağını. Bu dağın önünde bir katran ağacı vardı. Bu, pek
gürdü; gölgesi çok hoştu, sevinçle doluydu. Çalılar birbirine
girmişti. Büyük ormanın ağaçları da birbirine girmişti. (56 satırlık
boşluk.)
İki yiğit Humbaba'yı beklediler, ama o gelmedi...
(6 satırlık boşluk.)
Engidu ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
Humbaba'nın izini böyle bulabilir miyiz? Bırak bir biri arkasına
düşler görelim.
(Üç satır eksik.)
Düşler üç kez görülmeli.
(26 satırlık boşluk. Bu boşlukta, Gılgamış'ın gördüğü birinci düş
anlatılmıştır.)
Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
(İki satır eksik.)
"Düşün beni çok sevindirdi!"
Akşam dinlenmesine gitmek için birbirleriyle sözleştiler. Gece yarısı onun (53) uykusu kaçtı, düşünü Engidu'ya anlattı:
"Arkadaş, nasıl? Sen beni uykumdan ne diye tedirgin ettin? Ben niçin
uyanığım? Engidu, arkadaş, ben bir düş gördüm... Sen beni uykumdan
tedirgin ettin? Ben niçin uyanığım? Birinci düşümün üstüne, ikinci
düşüm göründü; derin dağ diplerinde duruyorduk, hemen dağ devrildi... Beni yere yıktı. Dağ ayaklarımı yakaladı ve onları bırakmadı. Biz onun karşısında küçük saz sinekleri gibi kaldık... Öyle aydınlıktı ki. Bana bir adam göründü. Ülkede en güzel oydu. Pek güzeldi. O beni dağın
altından çekti, bana su içirdi (54). Yüreğim ferahladı. Ayaklarımı
yere değdirdi." Kırda doğan Engidu, arkadaşına dedi, Engidu düşü
yordu.
"Arkadaş, düşün güzeldir, pek iyi bir düştür. Arkadaş, gördüğün dağ
Humbaba'dır. Humbaba'yı yakalayacağız; onu öldüreceğiz ve ölüsünü
dışarı tarlaya atacağız. Yarın her şey sona erecek." İki kez yirmi
saatten sonra hafif bir yemek yediler. İki kez otuz saatten sonra
kendilerini dinlenmeye çektiler. Şamaş'ın önünde bir kuyu kazdılar.
Ancak Gılgamış, dağa tırmandı ve ince ununu dağa serpti (55). "Dağ!
Engidu için bana bir düş getir! Ona, Engidu'ya da bir işarette bulun!" Dağ, Engidu için ona bir düş getirdi. Ona, Engidu'ya da bir işarette
bulundu. Pek soğuk bir yel esti, bir fırtına gelip geçti. Fırtına
Gılgamış'ı uyuttu. Gılgamış uyurken dağların yamaçlarında biten
buğdaylar gibi bir yana devrildi ve Gılgamış'ın çenesi baldırına
dayandı (56). İnsanlara gevşeklik veren uyku onun üstüne düştü.
Uyandığı uykuyu bırakıp yukarı yürüdü, arkadaşına dedi: "Arkadaş, beni çağırmadın mı? Niçin uyandım? Sen beni sarsmadın mı? Niçin korktum?
Buradan bir tanrı geçmedi mi? Organlarım niçin titredi? Arkadaş,
üçüncü bir düş gördüm ve gördüğüm düş çok ürkütücüydü; gök haykırdı,
yeryüzü gürledi! Hava dinginleşti, karanlık çöktü. Bir yıldırım düştü. Bir yangın yükseldi. Duman koyulaştı. Ölüm yağdı. Yağan köz oldu; ateş söndü ve yukarıdan aşağı dökülen (köz olan ateş), küle döndü. Aşağı
gel, tarlada konuşabiliriz." Orada Engidu, onun kendisine anlattığı
düşü duyunca Gılgamış'a dedi:
(Buradaki boşlukta, belki, Engidu'nun Gılgamış'ın gördüğü düşü övmesi ve sonra iki arkadaşın katranları devirmek için en son kararı
vermeleri anlatılmaktadır). O, eliyle baltayı yakaladı... bir tane de nacakları vardı: Engidu onu eline aldı ve katranları devirdi; ama
Humbaba gürültüyü duyunca öfkelendi: "Kimdir o, dağlarımın çocukları
olan ağaçların ırzına geçen? Kimdir o, katranı deviren?"
Bunun üzerine göksel Şamaş, gökten onlara seslendi: "İleri gidin,
korkmayın!"
(Yaklaşık 80 satırlık boşluk. Görünüşe göre, Gılgamış ve Engidu,
Humbaba'yla yapacakları savaşım için Şamaş'tan öğüt istediler.
Şamaş'ın verdiği olumsuz yanıt, burada anlatılmış olmalıdır. Çünkü
metin şöyle sürüyor:) ...ve ondan sel gibi göz yaşları boşandı.
Gılgamış göksel Şamaş'a dedi:
(İki satır eksik.)
Ancak ben, göksel Şamaş'a baş eğiyorum. Benim için gösterilen yoldan
yürüdüm."
Göksel Şamaş, Gılgamış'ın yalvarmasını dinledi ve Humbaba'nın önüne
büyük fırtınalar çıkardı: Büyük fırtına, poyraz, kasırga, kum
fırtınası, bora fırtınası, kırağı fırtınası, rüzgâr, çam fırtınası!
Ona karşı sekiz fırtına kalktı ve bunlar Humbaba'nın gözlerine
savruldu. İleri gidemedi, geri dönmedi. Humbaba savaştan vazgeçti.
Bunun üzerine Humbaba, Gılgamış'a seslendi: "Gılgamış, beni
bırakmalısın! Sen benim efendim olmalısın, ben senin kölen olmalıyım. Ben sana dağlarımın çocukları olan ağaçları devireyim ve onlardan
senin için evler yapayım." Engidu, Gılgamış'a dedi:
"Humbaba'nın dediklerini dinleme! Humbaba'yı öldürmelisin!"
(Bunu izleyen boşlukta, Humbaba'nın öldürülmesi ve iki yiğitin geri
dönmesi anlatılmaktadır; tabletin son satırı belki şöyle
tamamlanmaktadır:) Gılgamış, Humbaba'nın kesilen başını sırığa dikti.

ALTINCI TABLET

Kirini yıkadı, silâhlarını parlattı, başını sallayarak saçının
tutamlarını arkaya attı. Kirli giysisini fırlatıp temizini giydi,
savaş giysisini giyip beline işlemeli kemerini kuşandı. Gılgamış
krallık tacını giyince, Gılgamış'ın güzelliği İştar'ın güzel gözlerini kamaştırdı: "Gel Gılgamış! Benim güveyim ol! Bana meyveni armağan et
(57), armağan etsene! Sen benim kocam ol, ben senin karın olayım! Sana altından ve lacivert taşından yapılmış koşu arabaları koşturayım!
Tekerlekleri altın, boynuzları (58) ayna gibi parlayan madenden olsun! Buna ruhlar, dev gibi katırlar koşulsun! Sen evimize girince seni
katran kokuları (59) karşılasın. Büyük rahipler ve soylular ayaklarını öpsünler! Krallar, büyükler ve beyler ayaklarının altına diz
çöksünler! Dağların ve ülkelerin ürünlerini sana vergi olarak
getirsinler! Sana keçiler üçüz, koyunlar ikiz yavrulasın! Senin sıpan bir ester yüküyle koşsun! Arabanın önündeki atın, yarışta birinci
olsun! Boyunduruktaki öküzlerinin eşi olmasın!" Gılgamış, konuşmak
için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:
"Seni ha!........ Seninle evlenirsem ne kazanacağım? Nasıl olsa
kendimi yağlayacak yağım ve üstüme giyecek giysim var. Yiyecek ekmeğim ve azığım vardır, dahası, tanrılara yaraşır yemeğim, krallara özgü
içkilerim bulunur! (Bir satır eksik. Bundan sonraki parçada, Gılgamış, Tanrıça'yı şu biçimde aşağılıyor:)
..................................................
..................................................
..................................................
.................................................. (60)
Sen, soğukta ısıtmayan bir örtüsün! Sen rüzgâra ve fırtınaya engel
olmayan uydurma bir kapısın! Sen, üstüne örtüleni altında ezen bir fil derisisin! Sen, içinde toplantı yapan yiğitlerin üstüne çöken bir
saraysın, sen taşıyıcısının üstünde eriyen bir ziftsin! Sen,
taşıyıcısının üstünde boşalan bir kırbasın! Sen taş duvarı çatlatan
bir kireçsin! Sen, düşman ülkesini çeken bir yemişsin (61). Giyeni
sıkan bir ayakkabısın! Dostlarından hangisini sonsuz olarak sevdin?
Çobanlarından hangisini sürekli olarak beğendin? Haydi sevgililerinin adlarını sayayım! (Bir satır eksik.)
Senin gençliğinin sevgilisi olan Tammuz'a (62), yıldan yıla ağıtı
yazgı kıldın. Sen, renkli çoban kuşunun aşkına düştün; ama ona da
vurup kanadını kırdın; şimdi o, ormanlarda "kappi" (63) diye bağırıp
duruyor! Sen, gücü üstün olan aslanın aşkına düştün; ama sonra ona
yedi ve yedi tuzak çukurları kazdın.
Sen, savaşa alışkın olan atın aşkına düştün; ama sonra ona kırbaç,
bizlengiç ve kamçıyı yazgı kıldın; iki kez yedi saat koşmayı yazgı
kıldın; ona suyu bulandırıp içirmeyi yazgı kıldın; anası Silili'ye
sürekli yası yazgı kıldın! Sen, koyun çobanının aşkına düştün; o, sana durmadan köz yığıp, günü gününe oğlaklar getirdi; ama sonra ona vurup kurda döndürdün, şimdi de kendi küçük çobanları onu kovalıyorlar;
dahası, kendi köpekleri bacaklarını ısırıyorlar. Sonra sen, babanın
hurma bahçıvanı olan İşullanu'nun aşkına düştün; o, sana durmadan bir sepet hurma getirip günü gününe sofranı donatırdı; ama sonra ona göz
atarak yaklaştın: İşullanu'cığım.... (64) yiyelim dedin. (Bir satır
çevrilememiştir.)
İşullanu şu yanıtı verdi:
"Sen benden ne istiyorsun? Sanki anam benim için pişirmedi mi? Ne diye kokmuş, çürümüş yemekleri yiyecekmişim?.. öyle ekmek ki, kabuğu sazdan ve dikendendir." (65) (Bir satır eksik)
Sen onun söylediği bu sözleri duyduktan sonra, ona vurup onu .....
(66) döndürdün ve bahçenin içine bıraktın.
(Bir satır çevrilememiştir.)
Şimdi beni seversen, beni de onlar gibi yaparsın."
O, İştar, bunu duyar duymaz öfkelendi; yukarıya gökyüzüne çıktı.
İştar, babası Anu'nun huzuruna gitti. O, anası Antum'un huzuruna gitti ve dedi: "Babam! Gılgamış bana sövüyordu! Gılgamış bana kokmuş,
çürümüş şeyleri saydı. Kokmuş, çürümüş şeyleri!"
Anu konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:
"Önce sen kavgaya başlamadın mı ki? O, sana kokmuş şeyleri saydı.
Kokmuş, çürümüş şeyleri!"
İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi:
"Babam, Gılgamış'ı öldürmesi için bana gökyüzünün boğasını ver!
(Bir satır eksik)
Fakat sen gökyüzünün boğasını bana vermezsen, o zaman ben, cehennemin kapılarını kırar, direklerini fırlatır, kapıları ardına dek açarım.
Yaşayanları yemeleri için ölüleri kaldırırım. Dirileri yesinler diye. O zaman dünyada ölüler dirilerden çok olur!" Anu, konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:
"Kızım, benden istediğini yaparsam, yedi kavuz (67) yılları olur.
İnsanlar için buğday biriktirdin mi? Hayvanlar için ot bitirdin mi?"
İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi:
"Baba, insanlar için buğday yığdım, hayvanlar için de ot sağladım!
Onların yedi kavuz yıllarında doymaları için insanlara buğday
topladım; hayvanlara ot yetiştirdim." (Üç satır eksik.)
Anu, onun bu sözünü doyunca, gökyüzünün boğasının zincirini İştar'ın
eline teslim etti. O, boğayı yere indirmek için alıp aşağı götürdü ve onu Uruk ağılına sürdü. (Bir satır eksik)
Gökyüzünün boğası korku salarak aşağı indi. O, birinci solumasında yüz kişi devirdi; iki yüz devirdi; üç yüz kişi...
İkinci solumasında yüz daha devirdi. İki yüz daha, üç yüz kişi daha.
O, üçüncü solumasıyla Engidu'ya saldırdı. O, Engidu'yu süseceği anda, Engidu gözetleyip, birdenbire boynuzlarını yakaladı. Hırsından
gökyüzünün boğasının ağzından köpükler savruldu. Kuyruğunun kalın
tarafıyla Engidu'ya çarpıp onu yere attı. Engidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Eskiden biz kendi kendimize övündük. Şimdi bunu gösterelim!"
(Dört satır eksik.)
Bunu nasıl yapacağımızı sana öğreteyim: Sen ve ben ayrılmalıyız, ben
boğayı kuyruğundan yakalayayım.
(Üç satır eksik.)
Kılıcın, onun boğazıyla boynuzlarının arasına insin."
Engidu, Gökyüzünün boğasını tutmak için, kovalayıp sımsıkı kuyruğundan yakaladı. Engidu, onu iki eliyle tuttu ve Gılgamış, usta bir kasap
gibi, kılıcını güçlü ve güvenli bir vuruşla onun boğazıyla
boynuzlarının ortasına indirdi... Onlar orada gökyüzünün boğasını
öldürdükten sonra, yüreğini çıkarıp Şamaş'ın önüne koydular. Onlar
Şamaş'ın huzurunda saygıyla eğilip geri çekildiler; sonra her iki
kardeş oturdular. İştar, Uruk duvarının üstüne çıkıp bir çığlık
kopardı:
"Yuh olsun Gılgamış'a! Beni rezil etti; Gökyüzünün boğasını öldürdü!" Engidu, İştar'ın bu sözünü duyunca, gökyüzünün boğasının budunu
koparıp ona fırlattı:
"Seni elime geçirseydim, seni de böyle yapardım! Onun sakatatını (68) koluna asardım!"
İştar, kadın sevgililerini, tapınağın hizmetçilerini ve orospuları
başına toplayıp gökyüzünün boğasının budu için ağlayıp yakındı.
Gılgamış, bütün silâhçı ustalarını çağırdı. Ustalar boynuzların
kalınlığına şaştılar. Her boynuzun dökümü altmış okkalık lacivert
taşındandı. Bu boynuzların kabuğu iki parmak kalınlığındaydı. Her
ikisinin içi yedi kova yağ alıyordu. Gılgamış, bunları yağ koyması
için, tanrısı Lugalbanda'ya (69) armağan etti. Bunları içeri götürdü. Tanrı sarayının içindeki kutsal yere astı. Fırat'ta ellerini
yıkadıktan sonra el ele verip Uruk kentinin sokaklarından geçtiler.
Uruk halkı onları görmek için toplandı. Gılgamış kendi saray
cariyelerine şu sözleri söyledi: "Erkekler arasında en görkemli olan
kimdir? Yiğitler arasında en güçlü olan kimdir?"
"Erkekler arasında en görkemli olan Gılgamış'tır. Gılgamış, yiğitler
arasında en güçlü olandır."
(Üç satır eksik)
Gılgamış, sarayında bir utku şenliği yaptı. Yiğitler, gece
karanlığında rahatça uykuya daldılar. Engidu da uykuya daldı ve bir
düş gördü.Sonra düşünü yorarak yukarı yürüdü ve arkadaşına dedi:

YEDİNCİ TABLET

"Arkadaş, neden ötürü yalnızca büyük tanrılar birbirlerine danıştılar? Bu gece gördüğüm bir düşü dinle: Anu, Enlil, Ea ve göksel Şamaş
toplandılar. Anu, Enlil'e dedi: "Gökyüzünün boğasını öldürdüklerinden, Humbaba'yı vurduklarından ve dağın katranını devirdiklerinden
içlerinden birisi ölsün!" Fakat Enlil dedi:
"Engidu ölsün, ama Gılgamış ölmesin."
Bundan sonra göksel Şamaş kahraman Enlil'e dedi:
"Onlar gökyüzünün boğasını ve Humbaba'yı senin sözün üzerine (70)
öldürmediler mi? Şimdi Engidu suçsuz yere mi ölecek?"
Enlil göksel Şamaş'a kızdı:
"Çünkü sen, onların dengiymişsin gibi, her gün aşağıya, yanlarına
gidiyorsun!"
Hasta olan Engidu, orada Gılgamış'ın ayaklarının dibine düşüp kaldı.
Gözlerinden yaşlar boşandı. Gözlerinden yaşlar boşanan Engidu'ya
Gılgamış dedi: "Kardeş, sevgili kardeş! Neden kardeşimin yerine beni
suçsuz saydılar?"
Öyleyse: "Şimdi ben bir ruh yanında mı oturuyorum? Ruhların yeryüzüne çıktığı kapının dibinde mi oturuyorum (71) ? Benim sevgili kardeşimi
bundan böyle gözlerimle göremeyecek miyim?" (Görünüşe göre bunu
izleyen 13 satırlık boşlukta, belki Engidu'nun sıtma sabuklaması
sırasında (72) kendi hastalığını Humbaba'nın orman önünde duran kapıya yormuş olması anlatılmıştır:) Engidu, gözlerini açıp, kapılarla bir
insanla konuşur gibi konuştu; ama ormanın kapılarında akıl ve kavrayış yoktu.
"İki kez yirmi saatlik yerden senin kerestenin iyiliğini seçtim. Ben, yüksek katranı görünceye kadar, senin kerestenin eşine rasgelmedim.
Senin yüksekliğin altı kez on iki endazeye varıyor. Senin enliliğin
iki kez on iki endazeye varıyor (73). (Bir satır eksik)
Ben seni yapıp Nipur'a getirdim ve orada taktım. Senden böyle bir
iyilik göreceğimi bilseydim, elime bir balta alır, seni paramparça
eder ve Fırat üzerinde gitmek için bir sal yapardım." (Elli satırlık
boşluk. Engidu, Şamaş'tan lânetini avcının üzerine indirmesini diler:) "... Onun kazancını yok et. Onun kollarını güçten düşür. Onun gidişini beğenme. Peşine düştüğü hayvan ondan kaçsın; avcı gönlündekine
ermesin!" Fahişeye, orospuya ilenmek için yüreği tutuşuyor:
"Senin yazgını orospu, sana ben yazayım. Bir yazgı ki, sonu gelmesin; sonsuza dek sürsün! Sana ilençlerin en kötüsünü savurayım. Karanlık
yerin ilenci sabahın erkeninde karşına çıksın! Gece yarısına kadar
zevkinin evi sana belâ olsun (74)! (Sekiz satırlık boşluk.
Anlaşılabildiğine göre Engidu'nun ilençleri fahişeyi tutuyor:)
Şehir lâğımlarındaki pislikler senin yiyeceğin olsun! Şehirdeki
bulaşık suları senin içkin olsun! Yattığın yer sokak olsun, durduğun
yer duvar gölgesi olsun! (Bir satır eksik.)
Sarhoş ve susuz, yanağına vursun!"
(On satır boşluk)
Şamaş, onun ağzından çıkan sözleri işitince, ona gökten seslendi:
"Engidu, niçin fahişeye, orospuya ileniyorsun? O fahişe ki, sana
yaşamda gereken ekmeği yedirdi. O, sana ülkede içilen içkiyi içirdi.
Görkemli giysi giydirip, o şanlı Gılgamış'ı sana yoldaş etti. Şimdi
senin kardeşin gibi olan arkadaşın Gılgamış seni, rahat yatağına
yatıracaktır. O seni görkemli bir yatakta rahat ettirecektir. Esenlik olan bir yerde, solunda bulunan bir yerde seni oturtacaktır.
Yeryüzünün bütün hükümdarları ayaklarını öpecektir. O, senin için Uruk halkına ah ettirip onları ağlatacak, mutlu kimselere çevresinde yas
tutturacak ve o, senden sonra bedenini pis ve iğrenç bir duruma
getirip, senin için kendinden geçerek sırtına bir aslan postu atıp
çöllere düşecek." Bu anda Engidu, Şamaş'tan yiğitin sözünü işitince,
kükreyen yüreği hemen dinginleşti.
(İki satırlık boşluk. Sonra Engidu yeniden fahişeden söz ediyor; ama
görünüşe göre, bu kez Engidu, fahişeye alaylı bir dilekte bulunuyor:) "Seni krallar ve beyler sevsin. Kibar delikanlılar senin için
çektikleri karasevdadan dizlerini dövsünler ve senin yoluna saçlarını yolsunlar! Asker ve subaylar senin için kemerlerini söksünler! Senin
başına lacivert taşı ve altın dökülsün. Hazine bekçisi önceden üzerine işlemişken, şimdi onun hazinesi senin için açılsın ve serveti yoluna
saçılsın! Seni tanrıların avlusuna ben götüreyim. Yedi çocuklu bir
karı sana feda edilsin!" Engidu'nun hasta karnı sancı içindedir.
Engidu odasında yalnız başına yatmaktadır. Gece gördüğü düşü
arkadaşına anlatıyor:
"Arkadaş, bu gece bir düş gördüm. Gök bağırdı, yeryüzü yanıt verdi.
Ben, yalnız başıma kırda kaldım. Orada asık yüzlü bir adam göründü.
Yüzü büyük bir kuşa benziyordu. Kartal pençesi gibi, tırnaklı
pençeleri vardı." (12 satırlık boşluktan sonra, kalan küçük bir
parçadan elde edilecek sonuca göre, belki Engidu, bu adamın kendisine bir ölümün garip biçimini nasıl gösterdiğini anlatmıştır:) "Sonra o
adam, beni tümüyle değiştirdi. Kollarım sanki kuşlar gibi tüylendi.
Beni elimden tutarak; karanlığın evine, Irkalla'nın (75) oturduğu
yere, içine ayak basanı bırakmayan eve, dönüşü olmayan yola, içinde
oturanın ışıktan yoksun kaldığı eve, tozun besin olduğu, çamurun yemek olduğu yere, insanın kuşlar gibi tüylü giysiler taşıdığı ve karanlık
yerde ışığın görünmediği eve götürdü. Girdiğim tozun evinde (76),
tahtlar devrilmiş, kral taçları yere atılmıştı. Anu ve Enlil'e vekil
olan, en eski zamandan beri ülkeye egemen olan krallık tacı taşıyan
beyler, tepelerinde kızarmış et taşıyorlar, çörek taşıyorlar, içmek
için kırbalarında soğuk sular taşıyorlardı. Girdiğim tozun evinde,
yüksek rahipler ve bakanlar, kutsallık taşıyan kimseler oturuyor.
Tanrıların yakınları oturuyor, büyük tanrıların yağladığı rahipler
(77) oturuyor, Etana (78) oturuyor, Şumukan (79) oturuyor, Yer
Tanrıçası Ereşkigal oturuyor ve bunun önünde yerin yazmanı Belitseri
diz çöküyor. Belitseri, elinde bir yazı levhası tutarak Ereşkigal'a
okuyor. O, yönünü çevirip bana baktı." (Bundan sonra, yaklaşık elli
satırlık boşluk geliyor. Anlaşıldığına göre Gılgamış anasına
sesleniyor:)
"Onunla birlikte her güçlüğe katlandım. Onunla birlikte nerelere
gittiğimi düşün! Benim arkadaşım iyi şeyler haber vermeyen bir düş
gördü." Onun düşü gördüğü gün, sona ermişti. Bundan sonra Engidu bir
gün, iki gün yattı. Ölüm Engidu'nun yatak odasında oturuyor. Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu gün... Engidu'nun
hastalığı ağırlaştıkça ağırlaştı. On birinci ve on ikinci gün Engidu
ölüm döşeğine yattı. Bunun üzerine Gılgamış'a bağırıp ona dedi:
"Arkadaş, ben bir ilence uğradım! Savaşta ölen bir adam gibi
ölmüyorum. Savaştan korktuğum için şimdi onursuz ölüyorum. Arkadaş her kim savaşta ölürse talihlidir; ama ben düşkün bir durumda ölüyorum."

SEKİZİNCİ TABLET

Gün ağarmaya başlar başlamaz, Gılgamış ağzını açıp arkadaşına dedi:
(Yaklaşık 20 satırlık boşlukta, Gılgamış, Engidu'ya gençliğini,
birlikte yaptıkları işleri, özellikle Humbaba'nın ölümünü anımsatıyor. Tablet çok kırık olduğu için çevirmeye olanak yoktur. 22-50 satır
tümüyle kırıktır. Bu satırlarda Gılgamış'ın, Uruk'un ileri gelenlerini Engidu'nun ölüm döşeğine çağırttığı anlatılmış olabilir.). Bundan
sonra Gılgamış şöyle haykırdı:
"Beni dinleyin! Siz, yaşlılar, beni dinleyin! Ben Engidu için
ağlıyorum. Arkadaşım için. Ağıtçı kadınlar gibi acı sızı döküyorum.
Sen belimin satırı, elimin yayı! Kemerimin kılıcı! Önüme siper olan
kalkan! Benim bayramlık giysim! Benim biricik sevincim! Kötü bir
düşman kalkıp beni soydu (80)! Benim dostum, dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini (81) kovalayan katırcığım (82)! Ey çölün parsı! Dostum! Engidu! Yoldaşım! Dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini kovalayan
katırcığım. Biz istediğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık. Gök
yüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba'yı yok etmiştik! Şimdi seni yakalayan bu uyku nedir?
Sen karanlığa gömüldün. Beni dinlemiyorsun!" Gözünü yokladı; ama
Engidu artık gözünü açmadı. Yüreğini yokladı; yüreği atmadı... Duyduğu acıdan aslan gibi bir böğürtü kopardı. Tıpkı yavruları aşırılan dişi
bir aslan gibi. O, Engidu'nun yüzüne kapanıp saçlarını yoldu ve
ortalığı dağıttı. Güzel giysilerini paralayıp yerlere fırlattı..
(Yaklaşık 80 satır boşlukta, Gılgamış'ın Engidu'yu yedi gün, yedi gece beklettiği anlatılıyor olmalı. O, acı dolu çığlıklarıyla arkadaşını
yaşama geri döndüreceğini umuyordu.) Seni rahat yatakta yatıracağım.
Evet, seni görkemli bir yatakta rahat ettireceğim. Evet, bir onur
konumunda seni dinlendireceğim. Esenlik olan bir yerde. Solumda
bulunan bir yerde seni oturtacağım. Yeryüzünün bütün hükümdarları
senin ayaklarını öpsünler. Senin için Uruk halkına yas tutturacağım;
mutlu kimselere çevrende acı dolu çığlıklar attıracağım ve ben, senden sonra bedenimi pis bir duruma getirip senin için kendimden geçeceğim. Sırtıma bir aslan postu alıp çöllere düşeceğim." (Bundan sonra 137
satırlık bir boşluk geliyor ki, bu boşlukta Engidu'nun gömülmesi
anlatılmış olmalıdır. Aşağıdaki dört satırın ne anlattığını
bilmiyoruz). Gün ağarır ağarmaz, dışarı, Elemmaku'dan (83) yapılmış
büyük bir sofra çıkardı. Akikten bir fincanı balla doldurdu. Lacivert taşından bir fincanı tereyağla doldurdu. (Tabletin geri kalan 25
satırı kırılmıştır).

DOKUZUNCU TABLET

Gılgamış, arkadaşı Engidu için acı gözyaşları döküp kırlara koşarak
dedi: "Ben ölmeyecek miyim? Ben de Engidu gibi ölmeyecek miyim?
Gönlümü üzüntü kapladı. Bana ölüm korkusu geldi. Şimdi kırlara
koşuyorum. Ubar- Tutuş'un oğlu Utnapiştim'e gitmek için yol aldım.
İvedilikle oraya gidiyorum. Dağın geçitlerine gece vardım. Aslanları
görüp korkuttum. Başımı yukarı kaldırıp Ay Tanrısı'na yalvardım. Bu
yalvarışım bütün tanrılara yöneldi: Korkulu yerde beni sağ bırakın!"
Gılgamış sonunda uykuya daldı ve gördüğü bir düşü onu irkiltip
uyandırdı. Gılgamış şöyle bir düş gördü: O ayın parlak ışığında
yürüyerek bir sürü aslana rasladı. Bunları görünce yaşamından zevk
aldı; satırını kaldırıp koluna astı ve kemerine takılı kılıcını
kınından sıyırıp aslanların arasına daldı. Bunlardan ikisini öldürüp
gerisini dağıttı (84). Öldürülen bu iki aslanın yeşim taşından
yontularını yaptı. Yontuları boyadı ve üzerlerine aslanların adlarını kazıdı. Birisine ..., ötekine de ... dedi ve her iki yontuyu, gece
kendisini aslanların tehlikesinden koruması için, Ay Tanrısı'na
armağan etti (85). (22 satırlık boşluk. Gılgamış bir dağa geldi.)
Dağın adı Mâşu'dur (86). Gılgamış bu Mâşu dağına gelince, günü gününe güneşin çıkmasını ve girmesini bekleyen (87), başları gökyüzüne kadar yükselen ve göğüslerine kadar cehenneme batmış bulunan iki akrep
insanın, bu dağın kapısını beklediklerini gördü. Bunlar öylesine korku vericiydi ki, korkudan yüzlerine bakılmazdı. Bunların görünüşü
ölümdür. Bunların korkunç görünümü tüyleri ürpertiyor ve dağları
deviriyor. Bunlar, güneşin dağdan çıkmasını da ve dağa girmesini de
bekliyorlar. Gılgamış, bunları görünce korkudan ve dehşetten gözü
karardı ve o, aklını başına toplayıp bunların yanına yaklaştı. Akrep
adam karısına seslendi:
"Buraya, bize gelenin vücudu tanrı etinden midir?"
Akrep adamın karısı ona yanıt verdi:
"Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardır!"
Akrep adam, insan yüzlü, tanrıların çocuğuna seslenip şu sözleri
söyledi:
"Neden ötürü bu denli uzun yol yürüyüp buraya benim yanıma kadar
geldin? Geçit vermez ırmakları geçtin? Başına gelenleri bilmeyi pek
isterdim." (28 satırlık boşluk. Gılgamış yanıt verdi:)
Utnapiştim için, atam olan Utnapiştim'in yolunda! O, tanrıların
arasına girdi ve tanrıların toplantısında yaşama kavuştu. Ondan ölüm
ve yaşamı soracağım!" Akrep adam ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Gılgamış, bunu bilecek insan yoktur! Dağların kapuzuna (88) kimseler girmedi. Dağların içinde iki kez on iki saat uzaklığında bir boğaz
vardır; içi koyu karanlıktır. Işık yoktur. Güneş doğduğu zaman dağın
kapısı açılır, battığı zaman kapı kapanır." (73 satırlık boşluk.
Görünüşe göre Gılgamış Akrep adama yalvarıp yakararak dağdan geçmek
için izin almak gereğini duymuştur.)
Akrep adam konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a şu sözleri söyledi:
"Yürü Gılgamış, korkma! Sana Mâşu dağlarının yolunu açıyorum. Dağları ve tepeleri güvenerek aş! Ayakların seni sağlıkla yurda götürsün!
Dağın kapısı önünde açılsın!" Gılgamış bunu duyar duymaz, Akrep adamın sözüne uyup, Şamaş'ın yolunda dağın kapısından içeri ayak bastı. O,
bir kez iki saat ileri gidince koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi.
Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona
göstermedi. O, iki kez iki saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü.
Işık görünmedi. Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığı arkasında ne
olduğunu ona göstermedi. O, iki kez üç saat ileri gidince: koyu
karanlığa düştü. Işık görünmedi, küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez dört saat ileri
gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi, küçük bir ışık
sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez beş saat ileri gidince: boyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük
bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi.
O, iki kez altı saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık
görünmedi. Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez yedi saat ileri gidince: koyu karanlığa
düştü. Işık görünmedi. Küçük bir ışık sızıntısı karanlığın arkasında
ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez sekiz saat ileri gidince
yorgunluktan soluyordu; fakat karanlık koyuydu, ışık yoktu. O, iki kez dokuz saat ileri gidince: onun alnına kuzey yeli vurdu. O, iki kez on saat ileri gidince: kapıya yaklaştı... (Bir satır eksik)
O, iki kez on bir saat ileri gidince: güneş girmeden, o dışarı çıktı
(89). O, iki kez on iki saat ileri gidince: aydınlık parlıyordu. O,
cins taşlarla dolu bir bahçeye girdi. Bunların görkemini görünce
rahatladı. Akikten meyveler taşıyan üzüm salkımları (90) dallarda
asılıdır. Görünüş çok hoştu. Lacivert taşı goncalar taşıyor, meyveler taşıyor; görünüşü bir zevktir. (6'ncı sütunun küçük kalıntıları cins
taşlar bahçesini sonuna dek betimliyor.)

ONUNCU TABLET

Sâkiye Siduri (91), denizin ıssız bir köşesine yerleşmiştir. O
tahtında oturuyor. Sâkiye için ağaçtan ayaklar yapılmıştır. Bu ayaklar üzerine altından yapılmış şıra fıçıları konmuştur. Tanrıça sık bir
duvak örtünmüştür. Yüzü görünmemektedir. Gılgamış koşup onun yanına
geldi. Kirle örtülüdür. Bir posta bürünmüştür. Bedeninde tanrı eti
vardır. Gönlü üzgündü. Yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne
benziyordu. Sâkiye, onu uzaktan görünce içinden düşünerek kendi
kendisine şöyle söylendi:
"Her halde bu adam bir yabanıl hayvan öldürücüsüdür; ama yolu neden
buraya düştü?"
Sâkiye onu görünce, kapıyı dışardan ve içerden sürgüledi. Ancak
Gılgamış onun ne yaptığına iyice dikkat etti. O, çenesini kaldırıp
bağırmaya başladı. Gılgamış ona, Sâkiye'ye seslendi: "Sâkiye, ne
gördün de kapını sürgüledin? Kapını sürgüleyip, sürgü üstüne sürgü
vurdun. Senin iç kapını döverim ve sürgüsünü kırarım!" (Bundan sonraki boşlukta, olasıdır ki, Şamaş'ın günlük dönüşü sırasında Sâkiye
Siduri'ye uğradığı zaman Siduri'nin Gılgamış hakkında Şamaş'a verdiği bilgi anlatılmıştır). "O, yabanıl hayvanları avlayıp postlarını
giyiyor ve etlerini yiyor. Gılgamış şimdiye dek hiç kimsenin
varamadığı hedefe ne zaman varacaktır? Ne zaman uygun yeli
izleyecektir?" Şamaş düş kırıklığına uğrayarak ona dönüp, Gılgamış'a
dedi: "Gılgamış, nereye koşuyorsun? Sen aradığın yaşamı
bulamayacaksın!"
Gılgamış ona, yiğit Şamaş'a dedi:
"Kırlarda şuraya buraya koştuktan ve dolaştıktan sonra, yerin altında başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım? Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor. Kendimi güneşin aydınlığına kandırmak istiyorum. Benim için
karanlık, aydınlık kadar uzaktır. Fakat ölüm, ne zaman güneşin ışığını görebilmiştir? (Bundan sonraki boşlukta, Şamaş'ın Gılgamış'a avutucu
bir yanıt verip vermediği pek belli değildir. Bu arada Şamaş gittikten sonra Gılgamış, Sâkiye Siduri'yle yine başbaşa kalmıştır). Gılgamış
ona, Sâkiye'ye dedi:
"Ben gökyüzünden aşağıya inen boğayı yakalayıp yok ettim. Ben katran
ormanının bekçisini vurdum. Katran ormanında oturan Humbaba'yı
öldürdüm. Dağların geçidindeki aslanları öldürdüm." Sâkiye ona,
Gılgamış'a dedi:
"Eğer sen bekçiyi vuran, katran ormanında oturan Humbaba'yı öldüren,
dağların geçidindeki aslanları öldüren, gökyüzünden aşağı inen boğayı yakalayıp yok eden Gılgamış'san ne diye yanakların erimiş? Ne diye
yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlünde üzünç var? Ne diye yüzün uzun yolculuk yapan bir
yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından
çökmüş? Ne diye krallığı unutup kırlarda dolaşıyorsun?" Gılgamış ona, Sâkiye'ye dedi:
"Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım, benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim Engidu,
insanlığın yazgısına kavuştu (92). Onun için gece ve gündüz ağladım.
Onun gömülmesine razı olmadım. Acaba arkadaşım sesime uyanacak mı
diye. Yedi gün yedi gece böyle yaptım. Burnundan kurtlar düşünceye
kadar. O, oraya gitti gideli yaşamı bulamadım. Bir haydut gibi
kırların ortasında dolaşıyorum. Sâkiye, şimdi senin yüzüne bakıyorum. Sonsuz derdim olan ölümü görmeyim diye!" Sâkiye ona, Gılgamış'a dedi: "Gılgamış nereye koşuyorsun? Sen aradığın yaşamı bulamayacaksın.
Tanrılar insanları yarattığı zaman, onlar insanlara ölümü verip yaşamı kendi ellerinde tuttular. Ey Gılgamış! Karnın dolu olsun, gece gündüz kendini eğlendir! Her gün bir şenlik yap! Gece gündüz hora tepip oyna! Üstün temiz olsun. Başın yıkansın. Suyla yıkanmış ol! Elindeki küçüğe bak. Karın kucağında gününü görsün!" (Küçük boşluk).
Gılgamış ona, Sâkiye'ye dedi:
"Şimdi, Sâkiye, Utnapiştim'e giden yol hangisidir? Haydi bana onun
simini (93) ver! Bana simi versene! Olursa denizi aşayım; olmazsa
kırdan geçip gideyim! Sâkiye ona, Gılgamış'a dedi:
"Gılgamış, şimdiye dek böyle bir geçit yoktu. Eskiden beri denizi hiç kimse aşmamıştır. Denizi aşan yalnızca yiğit Şamaş'tır. Şamaş'tan
başka, öte geçeye kim gider? Geçiş güçtür. Deniz yolu çetindir. Bundan başka orada ölüm suyu da vardır. Bu, denizin önünü kapar! Gılgamış,
şimdi denizi aşsan bile, ölüm suyuna varsan bile, yine ne yapacaksın? Gılgamış orada bir Urşanabi var. O, Utnapiştim'in gemicisidir. Onunla birlikte Taştankiler (94) var. Urşanabi, orman içinde kertenkeleyi
toplar. Onu sen kendin bulmalısın. Olursa onunla birlikte aş; olmazsa geri dön!" Gılgamış bunu duyar duymaz, satırını kaldırıp koluna astı
ve kemerine takılı kılıcını kınından sıyırıp ormanın içine dalarak,
Taştankilerin yanına indi ve bir ok gibi onların arasına düştü. (Belki küçük bir boşluk)
O hırsla onları darmadağın etti. Bu sırada Urşanabi geri dönüp
Gılgamış'ın tepesine dikildi ve onun gözlerine baktı. Urşanabi ona,
Gılgamış'a dedi: "Söyle bakalım senin adın nedir? Ben uzaktaki
Utnapiştim'in kölesiyim!"
Gılgamış ona, Urşanabi'ye dedi:
"Benim adım Gılgamış'tır. Ben, Anu'nun evi olan Uruk'tan gelenim. Ben, dağlarda iz güdenim. Uzun bir yoldan, güneşin çıktığı yoldan gelenim. Urşanabi, şimdi seninle yüz yüzeyim. Bana uzaktaki Utnapiştim'i
göster!" Urşanabi ona, Gılgamış'a dedi:
"Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün
hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlün üzgün? Ne diye
yüzün uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün
ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş? Ne diye krallığı unutup kırlara düşüyorsun?" Gılgamış ona, gemici Urşanabi'ye dedi:
"Urşanabi, yanaklarım erimesin mi, yüzüm çarpılmasın mı, gönlüm üzgün olmasın mı, yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi, yüzüm ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi, krallığı unutup
kırlara düşmeyim mi? Benim dostum, dağlarda tek başına gezen yaban
eşeğini kovalayan katırcığım! Ey çölün parsı! Dostum Engidu! Yoldaşım! Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım! Biz
isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık. Gökyüzünün boğasını
yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere girmiş,
Humbaba'yı yok etmiştik. Dağların yolaklarında aslanlar vurmuştuk!
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım; benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan aşırı sevdiğim Engidu'yu
insanlığın yazgısı yakaladı. Onun için altı gün yedi gece ağladım.
Onun gömülmesine razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye kadar.
Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum.
Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm. Arkadaşımı düşünmek beni daha çok sıktığından, kırlarda uzun yolculuk yapıyorum. Engidu'yu düşünmek beni daha çok sıktığından, kırlarda uzun yollar yürüyorum! Ah, nasıl
susayım? Ah, nasıl susayım? Kırlarda şuraya buraya koştuktan sonra,
yerin altına başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım? Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor. Kendimi güneşin aydınlığına kandırmak
istiyorum. Benim için karanlık, aydınlık kadar uzaktır. Ama ölü, ne
zaman güneşin ışığını görmüştür?" Gılgamış ona, gemici Urşanabi'ye
dedi:
"Şimdi, Urşanabi, Utnapiştim'e giden yol hangisidir? Haydi bana onun
simini ver! Bana simi versene! Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan
geçip gideyim!" Urşanabi ona, Gılgamış'a dedi:
"Ey Gılgamış, kendi ellerin geçişe engel oldular! Sen Taştankileri
darmadağın ettin... sen kürekçileri yok ettin. Taştankiler darmadağın oldukları için geçit yoktur! Gılgamış, baltayı eline al! Hemen aşağı
ormana geri git, karşına çıkacak olan beş kez on iki endaze
uzunluğundaki yüz yirmi küreği kes ve sonra onlara meme biçiminde ayna (95) yapıp bana getir!" Gılgümış, bunu duyar duymaz baltayı eline aldı ve belinden kılıcı sıyırıp aşağı, ormana geri gitti. Beş kez on iki
endaze uzunluğunda gördüğü yüz yirmi küreği kesti ve onlara meme
biçiminde ayna yapıp Urşanabi'ye getirdi. Gılgamış ve Urşanabi gemiye bindiler. Gemiyi dalgaların üzerine oturtup denize açıldılar. Bir ay
on beş günlük yol üç günde kestirildi. Urşanabi, böylece ölüm suyuna
dek vardı. Urşanabi ona, Gılgamış'a dedi:
"Sakın Gılgamış! Bir kürek al! Ölüm suyu eline değmesin. Gılgamış
ikinci küreği, üçüncü ve dördüncü küreği al! Gılgamış, beşinci küreği al! Altıncı ve yedinci küreği al! Gılgamış, sekizinci, dokuzuncu ve
onuncu küreği al! Gılgamış, on birinci küreği, on ikinci küreği al!"
Gılgamış, böylece bu yüz yirmi küreği kullanmıştı. O, bu sırada
kemerini çözdü... Gılgamış, üstündeki giysiyi çıkarıp, geminin
anbarını (sintine) pençesiyle boşaltarak gemiyi yukarı kaldırdı.
Utnapiştim, onu uzaktan görünce, içinden kendi kendine şöylece
söylendi:
"Geminin Taştankileri niçin kırılmış? Geminin sahibi olmayan biri
niçin gemiye bindi? Buraya gelen benim adamlarımdan biri değildir."
(Üç satır eksik)
"...günlün benden ne diliyor?"
(20 satırlık boşluk. Gılgamış Utnapiştim'e vardı:)
Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi:
"Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün
hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlün üzgün? Ne diye
yüzün, uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün
ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş? Ne diye krallığı bırakıp kırlara düşüyorsun?" Gılgamış ona, Utnapiştim'e dedi:
"Utnapiştim, yanaklarım erimesin mi, yüzüm arıklamasın mı, gönlüm
üzgün olmasın mı, yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne
dönmesin mi, yüzüm ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi, krallığı unutup kırlara düşmeyim mi? Benim dostum, dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım! Ey çölün parsı! Dostum Engidu!
Yoldaşım! Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan
katırcığım! Biz, isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık. Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba'yı yok etmiştik! Dağların yolaklarında aslanları vurmuştuk!
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim Engidu'yu, insanlığın yazgısı yakaladı.
Onun için altı gün yedi gece ağladım. Onun gömülmesine razı olmadım,
burnundan kurtlar düşünceye kadar.
Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum.
Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm. Arkadaşımı düşünmek, beni daha
çok sıktığından kırlarda uzun yolculuk yapıyorum! Engidu'yu düşünmek, beni daha çok sıktığından, kırlarda uzun yollar yürüyorum! Ah, nasıl
susayım? Ah, nasıl susayım? Sevdiğim arkadaşım toprak oldu! Sevdiğim
arkadaşım Engidu toprak oldu!
Ben de onun gibi yatmayacak mıyım ve onun gibi sonsuza dek uyumayacak mıyım?"
Gılgamış ona, Utnapiştim'e dedi:
"Hadi gidelim. Herkesin ağzında dolaşan, uzaktaki Utnapiştim'i görmek istiyorum (96). Bütün ülkeleri yürüyerek geçtim. Sarp dağlar aştım.
Bütün denizleri geçe geçe geldim. Gözlerim tatlı uykuya doymadı. Her
zaman gecelemeden özeğim tükendi. Organlarımı sızı kapladı. Daha
Sâkiye'nin evine varmadan üstüm başım paralandı. Ayı, sırtlan, aslan, pars, kaplan, yağmurça ve dağ keçisi öldürdüm. Bunların etlerini yiyip derilerini giyiyordum. Çektiğim bu yıkım, artık önüme kapısını
kapasın. Zift ve katran bu kapıyı tıkalı tutsun. Artık bana çocuk
sevinci verilsin." (Bir satır anlaşılmamıştır)
Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi:
"Ey Gılgamış, sen bir tanrı çocuğu olduğun halde niçin yoksulluğa
düştün? Niçin tanrıların ve insanların alınyazılarına karşı
geliyorsun? Baban ve anan sana hep iyi şeyler gösterdi. Ey Gılgamış,
niçin aptala döndün? (30 satırdan çok süren bir boşluktan sonra,
Utnapiştim'in sözü kesilmiyor gibi görünüyor:)
Kızgın ölüm, insanı sinsi sinsi hep arkadan izler. Herhangi bir
zamanda bir ev yaparız, herhangi bir zamanda bir belge damgalarız.
Herhangi bir zamanda kardeşler arasında miras pay ederler. Herhangi
bir günde bu kardeşler arasında kavga çıkar (97). Herhangi bir günde
ırmak taşar ve ülkeyi su basar. Balıkçıl kuşları ırmak boyunca
uçarlar. Irmağın yüzü güneşin yüzüne bakar; ama, eskiden beri hiçbir
şeyde kararlılık görülmez (98). Çalınan da, ölen de birdir. Ölümün
biçimi çizilmez. Be hey insan oğlu, be hey adam; beni kutsadıktan
sonra (99), büyük tanrılar olan Anunnaki (100) toplandı. Yazgıyı
oluşturan And (101) tanrıçası, onlarla birlikte alınyazısını
belirledi. Ölümü ve yaşamı onlarla birlikte saptadı; ama onlar ölümü
bildirmediler." ON BİRİNCİ TABLET

Gılgamış ona, uzaktaki (102) Utnapiştim'e dedi:
"Utnapiştim, sana bakıyorum, biçimin başka değil; benim gibisin. Evet, benden ayrı değilsin, benim gibisin!
Senin yüreğin savaş için yaratılmıştır! Nasıl oluyor da böyle sırt
üstü yatıyorsun? Anlat! Tanrıların toplantısında yaşamı aramaya nasıl karar verdin?" Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi:
"Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Tanrıların gizini söyleyeyim:
Şurippak (103), senin bildiğin bir kent, Fırat'ın kıyısındadır. Bu
kent çok eskiden varken, tanrılar bu kentin yanındaydılar. Tanrıların aklına bir tufan yapmak geldi. Bunların babaları soylu Anu,
hükümdarları yiğit Enlil, büyük vezirleri Ninurta, su yolcuları Ennagi ve Bilge Ea da onların toplantısında yer aldı. Ea, tanrıların
verdikleri kararı, kamıştan bir çite anlattı: "Kamış çit, kamış çit!
Duvar, duvar! Kamış çit dinle, duvar anımsa (104)! Şurippaklı
Ubar-Tutu'nun (105) oğlu (106), evi sök. Bir gemi yap. Serveti bırak. Yaşamı ara! Mülkten nefret et! Canını kurtar! Canlı yaratıkların her
türünden geminin içine yükle. Yapacağın geminin her yanı uyumlu bir
ölçüde olsun. Onun eni ve boyu bir ölçüde olsun. Yağmura karşı onun
her yanına bir çatı kur." Ben, bunu anlar anlamaz Ea'ya, efendime
dedim:
"İyi, anlaşıldı efendim. Şimdi bana ne dedinse iyi dikkat ettim. Ben
yapacağım. Fakat, kent halkı ve yaşlılar sorarsa ne diyeyim?" Ea,
konuşmak için ağzını açıp bana, kölesine dedi:
"Be adam, insanlara şöyle dersin: Sanırım Enlil benden nefret etmeye
başladı. Bunun için sizin kentinizde artık kalmayacağım. Enlil'in
toprağına artık ayak basmayacağım. Apsu'ya (107) inmek istiyorum.
Orada beyim, Ea'nın yanında kalacağım. Ea, üzerinize bir bereket
yağmuru yağdıracaktır. Bundan sonra, tufan, kuşların saklı yuvalarını ve balıkların sığınaklarını size getirecek ve bol ürün alacaksınız.
Bulutları güden bey, üstünüze gerçek bir buğday yağmuru
yağdıracaktır." Halk çevresine toplandı.
(Bundan sonraki 4 satırda yaşlıların ve gençlerin gemiye gerekli
gereçleri taşıdıkları anlatılmaktadır.)
Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı. Güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı. Beşinci günde geminin kaburgasını
oluşturdum. Geminin temeli (omurgası) bir iku (108) genişliğindeydi.
Kenarları (küpeştesi) iki kez on kamış (109) yüksekliğindeydi. Üst
güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti. Bunun da her yanı, iki kez on kamış uzunluğundaydı. Bundan sonra geminin dış yüzünü (bordasını)
hazırladım ve onları boyadım. Gemiyi altı katlı yaptım. Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım, ambarını da dokuza böldüm.
Ortasına da su kazıkları çaktım (110). Güzel kürek seçtim. Ve geminin yedeklerini ambara koydum. Eritmek için kazana 21600 ...... zift
döktüm (111). Bunun yarısını saf zift olarak gemiye sakladım.
Tekneciler, gemiye 10800 şırlık (112) getirdiler. Bunun üçte biri
peksimet kızartmak için harcandı; üçte ikisini de gemici sakladı.
İşçilere çok sığır kestim. Ve her gün koyun boğazladım. Ustalara,
ırmak suyu gibi bira, rakı, şırlık ve şarap akıtıldı. Bunlar, Nevruz
bayramına benzer bir bayram kutladılar. Ustayı yağlamak için kendi
elimi de bulaştırdım. Gemi yedinci günde tamam oldu. Gemiyi kızaktan
indirmek güç oldu. Çünkü, geminin üçte ikisi suya girinceye dek, onu, kızak üzerinde aşağıdan ve yukarıdan itmek zorunluğu vardı. Elime
geçen her şeyi içine yükledim. Elime geçen her gümüşü içine yükledim. Elime geçen her altını içine yükledim.
Bütün soyumu, sopumu ve kavmimi gemiye bindirdim. Yazının yabanıl,
yazının evcil hayvanlarını ve bütün ustaları gemiye aldım.
Şamaş, bana bir süre verdi: bulutları güden, akşamleyin bir buğday
yağmuru yağdıracak diye. O zaman gemiye bin ve kapını (lumbar ağzı)
kapa diye. Bu süre yaklaştı: bulutları güden, akşamleyin buğday
yağmurunu yağdırıyordu. Ben havanın yüzüne baktım. Hava, bakılmayacak kadar korkunçtu. Ben geminin içine bindim ve kapımı kapadım. Gemici
Pusur-Amurri'ye, gemiyi yaptığından dolayı, sarayı her şeyiyle teslim ettim. Artık gökten kara bulutlar yükseldi. Bulutların içinde Adad
(113) gürledi. Şullat ve Haniş (114), tanrıların kafilesini
çekiyorlardı. Saray uluları, bunların peşi sıra dağları ve ovaları
aşıyorlardı. Büyük İra (115), bütün bentlerin kazıklarını çekti.
Ninurta da ilerleyip büyük havuzun sularını boşandırdı. Anunnaki
tanrıları, meşaleleri yukarı kaldırıyorlardı. Tanrıların saçtıkları
ışın, ülkeyi kızıla boğuyordu. Fırtına tanrısının saçtığı yalım,
gökyüzünü yalıyordu. Bütün güneşin ışıklarını kararttılar. Büyük
fırtına, ülkeyi bir çanak gibi parçaladı. Bir gün karayel esip hepsini sildi süpürdü. Sonra birdenbire poyraz esip ülkenin altını üstüne
getirdi. Rüzgârlar insanların tepesinde savaş edercesine çarpıştılar. Kimse kimseyi göremiyordu. Ve gökten bakılınca insanlar tanınmıyordu. Tanrılar bile tufandan korkarak geri çekildiler. Ve göğün en yüksek
katına kadar çıktılar. Tanrılar, orada bir köpek gibi kıvrılmışlardı. Göğün en son eteklerinde büzülüp yatıyorlardı. İştar çocuğuna ağlayan bir ana gibi bağırıyordu. Tanrıların ecesi, güzel sesiyle âh ediyordu: Yazık o güne. O gün çirkef olsun. Benim, tanrılar meclisinde kötülük
buyurduğum o gün. Ben nasıl oldu da tanrılar toplantısında kötülük
buyurdum? Nasıl oldu da insanları yok etmek için bu savaşımı buyurdum? Benim sevgili insanlarım, denizi balıklar gibi doldursunlar diye mi
doğuyordu? Anunnaki tanrıları onunla birlikte âh ediyorlardı. Onlar,
yerlerinde ağlayarak oturuyorlardı. Dudakları çatlamıştı (116). Ve
ağızlarından buhar çıkıyordu. Fırtına ve tufan, altı gün, yedi geceyi geçti. Fırtına yurdu silip süpürüyordu. Artık yedinci gün gelince
tufan fırtınası savaşımı durdurdu. Önceden dalgaları bir ordu gibi
birbiriyle savaşan deniz, şimdi dinginleşti. Kötü rüzgâr dindi ve
tufan sona erdi. Havaya baktığım zaman ortalıkta sessizlik vardı. Ve
bütün insanlık çamur olmuştu. Suyun bastığı yüzey, dümdüzdü. Bunun
üzerine hava deliğini açtığım zaman, güneşin sıcağı burnumun
kanatlarına vurdu. Diz çöküp oturdum ve ağladım. Gözyaşlarım burnumun kanatlarından akıyordu. Sonra ufuklara bakarak denizin kıyısını
aradım. Her yana on iki kez on iki defa bakınca denizden bir ada
yükseldi. Sonunda gemi Nissir (117) dağına oturdu. Nissir dağı gemiyi tutup onu sallanmaya bırakmadı. Birinci gün, ikinci gün Nissir dağı
gemiyi tuttu ve onu sallanmaya bırakmadı. Üçüncü gün, dördüncü gün,
Nissir dağı gemiyi tuttu ve onu sallanmaya bırakmadı. Beşinci ve
altıncı gün Nissir Dağı gemiyi tuttu ve onu sallanmaya bırakmadı.
Yedinci gün gelince, dışarı bir güvercin çıkarıp uçurdum. Güvercin
gitti, geldi. Onca konacak bir yer belli olmayınca geri döndü. Dışarı bir kırlangıç çıkarıp uçurdum. Kırlangıç gitti, geldi. Onca konacak
bir yer belli olmayınca geri döndü. Dışarı bir karga çıkarıp uçurdum. Karga gidip bir keliyi (118) gagaladı. Bundan sonra dört rüzgâr yönüne her şeyi dışarı salıverip bir kurban kestim. Dağın tepesinde bir tütsü sungu hazırladım. Artık yedi ve nice yedi sungu küpleri yerleştirdim. Bu küplerin taslarına güzel kokulu kamış, katran sakızı, ve mersin
kokusu (myrte) döktüm. Tanrılar bu güzel kokuyu aldılar. Tanrılar,
kurban verenin tepesinin üstünde sinekler gibi toplandılar. Büyük
tanrıça oraya gelir gelmez kendi zevki için yaptığı büyük gerdanlığı
yukarı kaldırdı: "Siz oradaki tanrılar! Ben boynumda taşıdığım bu
gerdanlığın taşlarını nasıl unutmuyorsam, bu günleri de sonsuza dek
anımsayacağıma ve asla unutmayacağıma ant içerim. Bütün tanrılar bu
güzel koku sungusuna gelsinler. Ama, Enlil bu sunguya gelmesin! Çünkü körü körüne tufan yaptı ve insanlarımı yıkıma uğrattı!" Enlil oraya
gelir gelmez, gemiyi görünce öfkelendi. İgigi tanrılarına son derecede kızdı: "Buradan bir can kurtulmuştur. Bu yıkımdan kimse
kurtulmamalıydı!" Ninurta, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil'e,
yiğite dedi:
"Böyle bir şeyi Ea'dan başka kim bulup düşünebilirdi? Her beceriyi,
her hileyi yalnızca Ea bilir."
Ea, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil'e, yiğite dedi:
"Ey tanrıların büyük üstadı, ey yiğit Enlil! Ah, nasıl olur da sen
körükörüne tufan yaptın? Onun suçunu suçluya yüklet! Kelepçesini
gevşet ki etini kesmesin. Yine kelepçesini çek ki daha gevşek olmasın (119). Senin yaptığın bu tufan yerine, bir aslan kalkıp insanları
azaltsa daha iyiydi! Senin yaptığın bu tufan yerine, bir kurt kalkıp
insanları azaltsaydı daha iyiydi! Senin yaptığın bu tufan yerine, veba tanrısı kalkıp insanlara bulaşsaydı daha iyiydi!. Ben, büyük
tanrıların gizini açığa vurmadım! Aklı pek çok olan (120) bir düş
gösterdim. O, böylece tanrıların gizini öğrendi. Şimdi onun için bir
karar vermek sana düşer!" Enlil, geminin içine binip elimden tuttu ve beni karaya çıkardı. Kadınımı da çıkarıp yanında diz çöktürdü.
Alınlarımızı elledi ve aramızda durarak bizi kutladı. "Utnapiştim,
bundan önce bir insandı. Fakat şimdi, Utnapiştim ve kadını bizim gibi tanrılar olsunlar! Utnapiştim otursun! Uzakta. Irmakların denize
döküldüğü yerde!"
Enlil'in bu sözlerinden sonra, beni aldılar ve uzakta, ırmakların
ağzına oturttular. Şimdi sana tanrıları kim toplayacak? Aradığın
yaşamı nasıl bulacaksın? Haydi altı gün ve yedi gece uykusuz kal!" O, dizlerinin üstüne çömeldiği yerde, uyku ona, sis gibi yavaş yavaş
soluğunu verdi (121).
Utnapiştim ona, karısına dedi:
"Adama bak! Yaşamı istiyordu. Uyku ona sis gibi, yavaş yavaş soluk
verdi!"
Karısı ona, Utnapiştim'e dedi:
"Sen onu elle de, adam uyansın! O, geldiği yoldan esenliğe geri
dönsün. O, çıktığı kent kapısından ülkesine varsın!"
Utnapiştim ona, karısına dedi:
"İnsanoğlu kötüdür. Ve o, sana kötülük eder. Haydi onun günlük
ekmeklerini pişir ve her gün başucuna koy! Uyuduğu günleri de duvara
çiz!" O, onun günlük ekmeklerini pişirdi ve her gün onun başı ucuna
koydu.
Uyuduğu günleri de ona imledi.
Birinci ekmeği kupkuruydu. İkincisi büzülmüştü. Üçüncüsü yaştı.
Dördüncü ekmeğin kabuğu ağarmıştı. Beşinci ekmek küflenmişti. Altıncı ekmek pişmişti. Yedinci ¯ bu anda adamı elledi ve o, uykusundan
irkilip uyandı. Gılgamış ona, uzaktaki Utnapiştim'e dedi:
"Beni uyku basar basmaz, sen durmadan beni elledin ve sen beni
uyandırdın."
Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi:
"Haydi Gılgamış, günlük ekmeklerini say! Ve işte şu duvar, sana
uyuduğun günlerin sayısını göstersin! Birinci ekmeğin kupkurudur.
İkincisi büzülmüştür. Üçüncüsü yaştır. Dördüncü ekmeğin kabuğu
ağarmıştır. Beşinci ekmek küflenmiştir. Altıncısı pişmiştir. Yedinci ¯ bu anda sen uykudan irkilip uyandın!" Gılgamış ona, Utnapiştim'e dedi: "Bana yardımcı kal! Nereye gideyim? Bütün organlarımı kötü ruhlar
kapladı! Yatak odasında ölüm bekliyor; neye baksam, o, ölümdür (122)." Utnapiştim ona, gemici Urşanabi'ye dedi:
"Urşanabi, denizin rıhtımı seni aldatsın. İki kıyı arasında gidip
gelen gemi senden nefret etsin! Her zaman, erişmek istediğin denizin
kıyısından her seferinde yoksun kal (123)! Buraya getirdiğin adamın
gövdesi kirden kabuk bağlamıştır. Giydiği post, bedeninin güzelliğini bitirmiştir. Urşanabi, onu alıp yıkanacak yere götür. Kutsal bir
rahibin yıkanması gibi, onun kabuk bağlayan kirini suyla yıka! O,
sırtındaki postu atsın ve deniz onu götürsün. Onun güzel bedeni
parlasın! Yepyeni olsun başındaki külâh. Bir kaftan giymiş olsun.
Görkemli bir giysi! O, ülkesine giderken, yürüdüğü yol boyunca,
yurduna varıncaya dek, kaftanı tiftiklenmeyip yepyeni kalsın (124)".
Urşanabi onu alıp yıkanma yerine götürdü. Kutsal bir rahibin yıkanması gibi, onun kabuk bağlayan kirini suyla yıkadı. O, sırtındaki postu
attı ve deniz onu götürdü. Onun güzel bedeni parladı. Yepyeni oldu
başındaki külâh, bir kaftan giymiş oldu. Görkemli bir giysi. O,
ülkesine giderken, yürüdüğü yol boyunca, yurduna varıncaya dek kaftanı tiftiklenmeyip yepyeni kaldı. Gılgamış ve Urşanabi gemiye bindiler.
Gemiyi dalgaya kaptırarak sürüp gittiler.
Karısı ona, uzaktaki Utnapiştim'e dedi:
"Gılgamış geldi, yoruldu, güçlük çekti. Ona ne verdin ki o yurda
dönüyor?"
Fakat o, Gılgamış, geminin küreğini kaldırdı ve gemiyi kıyıya
yanaştırdı (125).
Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi:
"Ey Gılgamış, geldin, yoruldun, güçlük çektin. Sana ne verdim ki
yurduna dönüyorsun?
Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Ve hiç kimsenin bilmediği biricik otun yerini sana söyleyeyim: Bu ot, tıpkı deve dikenine benzer, ama
dikenleri gül dikeni gibi keskindir; yaklaşana batar. Sen bu otu eline geçirmek istersen, eline batacağından korkma!" Gılgamış bunu duyar
duymaz derin bir kuyu kazdı. Ve ayaklarına ağır taşlar bağlayıp kuyuya indi. Ayağına bağladığı taşlar onu yerin altındaki tatlı su denizinin dibine kadar batırdı. Ama o, otu aldı ve dikenleri ellerine battı.
Bundan sonra Gılgamış, ağır taşları kesip yukarı fırladı. Kuyunun suyu onu fırlatıp denizin kıyısına attı. Gılgamış ona, gemici Urşanabi'ye
dedi:
"Urşanabi, bu ot büyülü bir ottur; insan bununla gençliği kazanır. Bu ota, "yaşlı genç olur" denir. Bunu Uruk'a yanımda götürmek istiyorum. Onu sevdiklerime yediririm. Ve onu parça parça doğrayayım. Sonra da
kendim yiyip tam çocukluğuma döneyim." İki kez yirmi saatten sonra
biraz yemek yediler. İki kez otuz saatten sonra kendilerini akşam
dinlenmesine bıraktılar. Gılgamış burada suyu soğuk bir kuyu gördü.
Suda yıkanmak için aşağı indi. Bir yılan otun kokusunu aldı. Ve
taşların yarığından yukarı çıkıp otu götürdü (126). Gılgamış geri
döndüğü sırada yılan gömleğini atmıştı! Bu anda Gılgamış yere oturmuş ağlıyordu. O, gemici Urşanabi'ye dedi:
"Urşanabi kollarım kimin için yoruldu? Kimin için yüreğimden kanlar
boşandı? Kendime iyi bir şey kazandım. Yer aslanı (127) için iyilik
yapmış oldum. Şimdi denizin kabarması, beni iki kez yirmi saat, o yere geri götürse bile, gereçler kuyuyu kazdığım zaman içine düşmüştü.
Burada işime yarayacak olan gereçleri nasıl bulabilirim? Olmaz!
Yurduma geri dönmeliyim." Gerçekten Gılgamış gemiyi kıyıda bıraktı.
İki kez yirmi saatten sonra biraz yemek yediler. İki kez otuz saatten sonra kendilerini akşam dinlenmesine bıraktılar. Onlar Uruk pazarına
geldiklerinde, Gılgamış ona, gemici Urşanabi'ye dedi:
"Urşanabi, Uruk duvarının üstüne çık! İleri yürü! Temeli gözden geçir! Tuğla duvarı gözden geçir! Acaba bunun tuğlaları pişmiş değil midir?
Temeli yedi bilge kurmamış mıdır? 3600 dönüm kent. 3600 dönüm hurma
bahçesi, 3600 dönüm kerpiç kuyu. Üstelik İştar tapınağının çukuru.
Bunların topu üç kez 3600 dönüm. Ve işte bunların hepsi Uruk'tur."

ON İKİNCİ TABLET

Gılgamış destanı 11'inci tablette sona ermiştir. 12'nci tablet ancak
bir ektir. Ve destanla hiçbir ilgisi yoktur. 1'inci tabletten 11'nci
tablete dek olan bölümü serbest bir koşuktur ki, eski kaynaklardan
yararlanılmış olmasına karşın, bunlardan bağımsız olarak değiştirilip yeni bir kalıba sokulmuştur. 12'nci tablet ise, İsa'dan önce yaklaşık 2000 yılında yazılmış olan Sümerce bir metnin aslına bağlı çevirisidir ve bu tabletin çevirmeni, metinde en küçük bir değişiklik yapmamıştır. Bu Sümerce metnin birinci kısmının yarısı, bundan birkaç yıl önce
elimize geçmiştir. Bunun nasıl bittiğini bilmiyoruz. Olasılıkla birkaç yüz satırdan oluşan bu Sümerce metnin içinde, Akatlı çevirmen ancak
154 satırı çevirmiştir. Bundan dolayı bu tablette anlatılan olaylar,
bütünlüklerini yitirmiş demektir. Görünüşe göre bu çeviri, yeraltı
dünyasının heyecanlı betimlemesi ve bu dünyanın yaşamının anlatımından oluşmaktadır. Yeraltı dünyasının heyecanlı betimlemesini ve bu
dünyanın yaşamını şu nedenle veriyor: Gılgamış, gök tanrıçası İştar'la barışmak için, ona olağanüstü iyi ve değerli ağaçtan yapılmış bir taht sunmak istiyor. Bu amaçla çok yaşlı ve kalın bedenli bir Huluppu (128) ağacını devirmeye gidiyor. Bu ağacın tepesindeki yaprakların arasında, ünlü fırtına kuşunun yuvası bulunuyor. Kimi Sümer söylencelerinde
yavrusuyla birlikte geçen bu kuş, kartal ve aslanın bileşimi olan bir yaratık olarak betimlenir. Ağacın kökleri arasında, hiçbir büyünün
etkileyemediği yılan yuvası bulunuyor.
Ağacın gövdesindeyse Bakireler Tanrıçası Lilit'in evi vardır. Gök
Tanrıçası, sonraki Babil dininde en korkunç bir gulyabani olan bu
Lilit'e, söylencemizde ilgi gösterip iyi davranıyor ve Lilit,
Gılgamış'ın bu ağacı devirmesiyle hemen o anda özgürlüğüne kavuşuyor: Gılgamış, serüvenini başarıyla bitirdikten sonra, bir ganimet olarak
bu ulu ağacın hem gövdesini, hem de dallarını Uruk'a getiriyor. Fakat yeraltı dünyasının tanrıçası Ereşkigal, İştar'a sunulacak bu armağanı kıskanıyor. Ve yeraltından yeryüzüne dek bir çukur açıyor; gerek
ağacın gövdesi, gerekse dalları bu çukurdan cehenneme düşüyor. İşte bu noktadan sonra 12'nci tabletimizin arkası geliyor.
Sümer yazmasına göre Engidu, Gılgamış'ın arkadaşı değil, kölesidir.
Efendisinin çukurdan aşağı, cehenneme düşen değerli ağaçlarını geri
çıkarması için, bu işe hazır bekliyor. Engidu, efendisine, göreceği
hizmetle ilgili olarak, şu sözleri söylüyor (129): I

"Ağacın bedeni hemen bugün, Nacar'ın evine bırakılmış olacaktır.
Ağacın dalları Nacar'ın keseri için hazır olacaktır. Efendim, niçin
ağlıyorsun? Hemen bugün, senin ağacın bedenini yerin altından
çıkaracağım. Dalları cehennemden yukarı getireceğim." "Eğer bugün
yeraltı dünyasına gidersen, kutsal şeyler önünde başını eğmemelisin.
Temiz bir gömlek giymemelisin. Yoksa hemen senin bir yabancı olduğunu anlarlar. Mermer şişecikten alınmış güzel kokuyu sürünmemelisin. Yoksa onlar güzel kokuyu alınca hemen çevrene toplanırlar. Gürzünü (130)
yeraltı dünyasına düşürmemelisin. Yoksa gürzle öldürülmüş olanlar
hemen çevrene toplanırlar. Eline sopa almamalısın. Yoksa ruhlar senden titrerler. Ayağına ayakkabı giymemelisin. Yerde gürültü etmemelisin.
Sevdiğin karını öpmemelisin. Kendisine kin beslediğin karını
dövmemelisin. Sevdiğin çocuğunu öpmemelisin. Kendisine kin beslediğin çocuğunu dövmemelisin. Yoksa cehennem senin için sokurtu, homurtu
yapar." Bu Sümerce şiirin deyiş özelliği; olayların birbirini düzenli olarak izlememesidir. Örneğin, şimdi Engidu'nun yeraltına gittiği
anlatılıyor; ancak, birdenbire de çıplak bir tanrıçanın betimlemesi
yapılıyor. Burada betimlenen Tanrıça Nin-Asu'dur. Bu bitkiler
tanrısallığını çok iyi tanıyoruz. Bu tanrısallık, her yerde bir tanrı olarak görüldüğü halde, bizim destanımızda birdenbire tanrıça olarak
karşımıza çıkıyor. Şimdi burada biz doğrudan doğruya birbirine bağlı
olmayan sahneleri birbirine şöylece bağlamayı deneyeceğiz:
Engidu yeraltına iner inmez, adı geçen Tanrıça Nin-Asu'nun
kutsallığına ayak basıyor. Engidu, çıplak tanrıçanın güzelliğinden ve vücudunun parlaklığından dolayı kendinden öyle geçiyor ki, Gılgamış'ın kendisine verdiği bütün öğütleri unutuyor. Böylece o, yeraltı
dünyasında yakalanıyor ve Gılgamış, değerli ağacından başka, kendisine bağlı olan kölesi Engidu'yu da yitiriyor.

II

O, yatan bir kadına, yatan bir tanrıçaya, yatan Nin-Asu Ana'ya
yaklaşıyor. Onun parlak omuzları açıktı. Örtülmemişti. Onun göğsü
mermerden yapılmış yuvarlak bir vazo gibi kırışıksız ve dümdüzdü.

III

Engidu, yeraltı dünyasına gidip tanrıçayı görünce, bu tanrısallık
önünde başını eğdi. Temiz bir gömlek giydi. Hemen onun bir yabancı
olduğunu anladılar. Mermer şişecikten alınmış güzel kokuyu süründü.
Onlar güzel kokuyu alınca hemen çevresine toplandılar. Gürzünü yeraltı dünyasına düşürdü. Gürzle öldürülmüş olanlar çevresine toplandılar.
Eline sopa aldı. Ruhlar ondan titrediler. Ayağına ayakkabı giydi.
Yerde gürültü etti. Sevdiği karısını öptü; kendisine kin beslediği
karısını dövdü. Sevdiği çocuğunu öptü; kendisine kin beslediği
çocuğunu dövdü. Cehennem onun için sokurtu ve homurtu yaptı.

IV

O, yatan bir kadına, yatan bir tanrıçaya, yatan Nin-Asu Ana'ya
yaklaştı. Onun parlak omuzları açıktı. Örtülmemişti. Onun göğsü
mermerden yapılmış yuvarlak bir vazo gibi kırışıksız ve dümdüzdü
(131).

V

O zaman Engidu yeryüzüne çıkmak isteyince, onu ne belâ getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı; onu cehennem kralının amansız bir şeytanı yakaladı. Onu, yeraltının kendisi yakaladı. O, yiğitler alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi öldürdü.

VI

O zaman Ninsun'un oğlu, kölesi Engidu için ağladı. Ve tek başına
kalkıp Enlil'in Ekur evine (132) gitti.
"Enlil baba, bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü. Ağacımın
dalları da yerin altına düştü. Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne belâ getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı;
onu, yeraltının kendisi yakaladı. Onu, cehennem kralının amansız bir
şeytanı yakalamadı; onu, yeraltının kendisi yakaladı; o, yiğitler
alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi öldürdü." Bunun üzerine Enlil Baba, Gılgamış'a hiçbir yanıt vermedi.
Gılgamış, Sin Baba'ya başvurdu:
"Sin Baba bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü. Bunları çıkarmak
için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne belâ getiren ruh, ne de
hastalık ifriti yakaladı; onu, cehennem kralının amansız bir şeytanı
yakalamadı; onu, yeraltının kendisi yakaladı. O, yiğitler alanında
düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi öldürdü." Bunun üzerine Sin
Baba, Gılgamış'a hiçbir yanıt vermedi.

VII

Gılgamış tek başına kalkıp Ea'nın E-Apsu evine (133) gitti:
"Ea Baba, bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü. Ağacımın dalları
da yerin altına düştü.
Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne belâ
getiren ruh yakaladı ve ne de hastalık ifriti yakaladı; onu,
yeraltının kendisi yakaladı. Onu, cehennem kralının amansız bir
şeytanı yakalamadı; onu, yeraltının kendisi yakaladı; o, yiğitler
alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi öldürdü." Ama, Ea Baba ona şu yanıtı verdi:
"Cehennem kralı yiğit Nergal'a başvur! Ereşkigal'ın (134) ağabeyi Kral Nergal'a başvur! Eğer cehennemin kralı yiğit Nergal yeraltının hava
deliğini açacak olsaydı, o zaman Engidu'nun ruhu hafif bir yel gibi
yerin altından çıkardı."

VIII

(Bu yazınsal deyişe göre, şimdi Engidu'nun ruhunun gerçekten
yeraltından yeryüzüne çıktığı kendiliğinden anlaşılmış oluyor.)
Bunlar birbirleriyle kucaklaştılar. Bir türlü birbirlerinden ayrılmak istemediler. Birbirlerine anlatmaktan usanmadılar.
"Arkadaşım (135), söyle bana! Söyle bana, yeraltında gördüklerini
anlat bana!"
"Söyleyemem arkadaşım! Söyleyemem! Sana yeraltı dünyasında
gördüklerimi anlatacak olursam, sen oturup ağlamalısın. Ve ben de
oturup ağlayayım. Ellemekle zevk duyduğun benim güzel bedenimi, şimdi böcekler, eski bir giysiyi yer gibi yiyor. Ellemekle zevk duyduğun
benim güzel başım, bir çamur teknesi gibi toprak doludur."

IX

Engidu, şöyle diyerek büzülüp toprağa çömeldi.
"Arkadaşım, yeraltı dünyasında şunları gördüm:
(Tablette, Engidu'nun yeraltı dünyasıyla ilgili sözlerinin bulunduğu
yer kırıktır. Söylenen bu sözler yaklaşık 30 satırdır.)

X

(Bu sahne, Gılgamış'ın, yer dünyasının ayrıntılarıyla ilgili olarak
sorduğu soruları ve Engidu'nun buna verdiği yanıtları içermektedir ki bu bölümün, yaklaşık ilk 15 satırı kırıktır.) "Sehpaya asılmış olanı
gördün mü?" - "Evet gördüm. Eğer işlediği günahtan pişman olsaydı,
çivinin kopmasıyla kurtulurdu." - "Eceliyle öleni gördün mü?" - "Evet gördüm. Gece yatağında uyuyup, su, soğuk su içiyor." - "Savaş alanında öleni gördün mü?" - "Evet gördüm. Ana ve babası onun için
uğraşıyorlar. Karısı da onun için çalışıyor." - "Cesedi kırda
bırakılmış (mezara gömülmemiş) olanı gördün mü?" - "Evet, gördüm. Onun ruhu yeraltı dünyasında uyumuyor." - "Ruhuyla kimsenin ilgilenmediğini (136) gördün mü?" - "Hayvanlara yedirilen tencere kazıntısı ve sokağa atılan yemek artıkları onun besinidir." (Destan burada sona erdi.
Destanın son tableti nasıl tutarsız başladıysa yine tutarsız olarak
böyle biter.)

AÇIKLAMALAR

(1) "Bahri recez" Arap şiirinden Osmanlı-Türk şiirine geçen ve divan
edebiyatımızda kullanılan aruz biçimlerinden biridir. Gılgamış
destanının, binlerce yıl önce aruzla yazıldığını duymak ilk anda garip gelebilir. Ancak, günümüzün Ortadoğu gelenek ve göreneklerinin pek
çoğunun kökeninin Sümerlere kadar uzandığının, kazılarda elde edilen
bulguların incelenmesiyle bilimsel olarak kanıtlandığını göz önünde
tutarak, bu açıklamayı yazan çevirmenin ya da Prof. Landsberger'in bir bildiği olduğunu düşündük ve açıklamayı koruduk. (Yayımlayan.) (2) Nuh adı, Sâmi dillerinde kullanılır. Metinde, Nuh adı yerine Utnapiştim
denmektedir.
Gerek Nuh'un, gerekse Utnapiştim'in sözlük anlamları belli değildir.
Sümerler Nuh Peygambere, Zİ-UD-SUDDA diyorlardı. Bu addaki 'Zİ',
'yaşam, can, ruh' demektir; 'UD', 'zaman', 'SUDDA' da, 'uzun' anlamına gelir. Bu üç sözcükten oluşan ad, 'uzun ömürlü' demektir. (3) Savaş ve aşk tanrıçası İştar'ın tapınağı.
(4) Pişmiş tuğla, güneşte kurumuş tuğla olan kerpiçten daha
değerliydi. Pişmiş tuğla öteki tuğlaların kaplaması olarak
kullanılırdı. (5) Bu yedi bilge, yerin altında bulunan tatlı su
okyanusunun tanrısı Ea'nın öğrencileridir. Bunlar yeryüzüne çıkıp
insanoğluna bilim ve bilgelik öğrettiler: Çok eski bir söylenceye göre de Sümer ülkesinin krallarıydılar. (6) Etice yazmadaki bu yerde,
Etilerin iki baştanrısından biri göğün Güneş Tanrısı, öteki de Fırtına Tanrısıdır. Burayı Babil mitolojisine, Babil anlayışına göre
değiştirmeye çalıştık (Prof. Landsberger). (7) Endaze: 60 cm; karış:
aşağı yukarı 20 cm.
(8) Bizim hep "ağılı bol Uruk" diye çevirdiğimiz tümce, daha doğru
olarak, "Koyun ağıllarının kenti olan Uruk" diye çevrilmeliydi. "Bol
ağıl" Uruk kentine göndermedir. Bu sıfat, Uruk'un Tanrıçası olan
İştar'a adanmış kutsal koyun sürülerini anıştırıyor. (9) Gılgamış'ın
taşıdığı yüksek krallık niteliklerinden biri olan çobanlıkla, yaptığı zulüm bağdaşmadığından, burada kendisiyle alay ediliyor. (10)
Yakınmalar doğrudan doğruya büyük tanrılara yapılmadığından, daha
küçük tanrıların aracılığına başvuruluyor, bunların aracılığıyla
yapılan yakınmaları, ulu tanrılar dinlemiş oluyor. (11) Büyük ana
tanrıçalardan birinin adıdır.
(12) Aruru, kendisinin eskiden yarattığı Gök Tanrısı Anu'nun biçimini ruhunda canlandırıyor, sonra çamuru yazıya atarak bir büyü yapıp,
ruhunda canlandırdığı bu biçimi gerçekleştiriyor (Prof. Landsberger). (13) Suvat: hayvanların sürekli su içebildikleri bir su kıyısındaki,
en çok da ırmak kıyısındaki düzlük yer.
(14) Çok su içiyor olsa gerek (?).
(15) Avcı tuzak ya da kapan kurduğuna göre, yanındaki hayvanların, bu tuzak ya da kapana bağladığı hayvanlar olması gerekir. Çünkü avlanacak hayvanlar ne türdense, o tür ya da başka tür hayvanlardan biri kapanın ve tuzağın yanına bağlanır. (16) Biz bunu, yoğun bir cevher olan
göktaşı olarak yorumluyoruz. Bu, en büyük gücün simgesidir.
(17) Tuzakları.
(18) Yabanıl hayvanları (Prof. Landsberger).
(19) Belki içtiği bol su.
(20) Çevik, yiğit, açıkgöz, yaramaz anlamlarına gelir. Adam boynu
vuran cellatla bir ilgisi bulunma olasılığı da vardır.
(21) Burada "addeğişimi" (metonomasie) vardır (Prof. Landsberger).
(22) "Allah'ın emri olmak" deyimi, cinsel ilişkide bulunmak ve yatmak sözcüklerinin karşılığıdır. Halk dilinde çok kullanıldığından bunu
ötekilere yeğledim. Özgün metinde de yasal ilişkide bulunmuşlar gibi
görülmektedir. (23) Dr. Albert Schott'un çevirisine koyduğu eski Babil yazmasına ait 45. satırın, anlam bütünlüğünü bozması nedeniyle
çevirmedim. Prof. Landsberger bu satırı çıkarmamı salık verdi.. (24)
Ceylânların, geyiklerin, yağmurcaların birdenbire sıçramalarına
"mertlemek" denir.
(25) Güneş Tanrısı.
(26) En yüksek tanrılar.
(27) Burada Schott'un çevirisi, özgün metne göre değiştirilmiştir. Bu değişikliğin nedeni, burada eşcinsel ilişkiye değinilmesidir. Çünkü
olay yanıltıcıdır. Destanı düzenleyen sanatçının anlattığı düş,
sanatta gösterdiği en büyük özelliğidir. Sanatçı, Gılgamış'a kösnül
bir düş gösteriyor; o da bu düşü, bir çocuk saflığıyla anasına
anlatıyor. Bu örge, birinci düşte, destanın yalnızca en son yazmasında bulunuyor. Schott'un metniyse, en son yazma olan eski Babilce metinden çevrilmiştir (Prof. Landsberger). (28) Gılgamış'ın anası.
(29) O zamanlar insanlar güzel kokulu yağlarla bedenlerini yağlarlardı (Prof. Landsberger).
(30) Ev diye çevirdiğim sözcük, iki yerde geçmektedir, anlaşılması da güçtür.
(31) Burası yeterince açık değildir. Bazı dilbilimciler bunu "ius
primae noctis" (ilk gece hakkı) diye yorumluyorlarsa da, bu yorum
genellikle kabul olunmuş değildir. (32) Çocuk doğduktan sonra,
göbeğinin bağı üzerinde fal bakılmış olsa gerek.
(33) Gılgamış'ın.
(34) Yerli olmayıp Sümer panteonuna sonradan girmiş bir tanrıça.
(35) Gılgamış'ın İşhara ile evlenme hazırlığı akla geliyor.
(36) Yabanıl inek görünümünde bir tanrıçadır (Prof. Landsberger).
(37) Yelmek, heves etmek anlamına gelir. Bazan bağlanma, kapılanma
anlamında da kullanılır.(ÇN)
(38) Hafif uyumak, şekerleme yapmak. (ÇN)
(39) Bu satır anlaşılmıyor (Prof. Landsberger).
(40) Gılgamış'ın Engidu'ya söyledikleri, ne yazık ki kaybolmuştur.
(41) Uruk, Fırat kıyısında olduğundan böyle bir dilekte bulunulmuştur. (42) Faldan, işin uğursuz gideceği anlaşılıyor.
(43) Eski Elâm devletine ait bir yer. Bugünkü Batı İran'da.
(44) Düşte bildirsin.
(45) Gılgamış'ın koruyucu tanrısı (Prof. Landsberger).
(46) Su taşımağa yarar tulum (ÇN).
(47) Yaşlılardan (Çeviren).
(48) Emanet etmek anlamında.(ÇN)
(49) Anlaşılmaz bir sözcük.
(50) Güneş tanrısına su sunmak için.
(51) Kalk, fırla, sıçra demek.(ÇN)
(52) İrnina, İştar'la (Babillilerin Venüs'ü) ilgili bir yakarıda
İştar'la bir tutuluyor ve kendisine şöyle sesleniliyor: "Sen en
güçlüsün, İgigilerin (yeryüzü tanrılarının) en büyüğü, sen kraliçesin. Kükreyen aslan, kızgın vahşi boğanın... (Sin'in Tanrısı) güçlü kızı,
sana karşı duracak kimse yoktur." Buna göre, İrnina, gezegenlerin
tanrıçası Venüs'tür (Schott). (53) Gılgamış'ın.
(54) Demek, tehlike atlatana su içirmek göreneği o zaman da varmış.
(55) Un, ruhların yerin altından çıkıp düş göstermeleri için serpilir. Bu ruhlar düşte görünürler.
(56) Gılgamış, dağların yamaçlarında biten ve yeğin yellerin etkisiyle devrilip iki kat olan buğdaylara benzetiliyor. Bir buğday eğildiği
zaman başağı nasıl köküne kadar dayanırsa Gılgamış'ın o anda büzülerek uyuduğunu anlatıyor (ÇN). (57) Cinsel anlamda.
(58) Belki arabanın bir süsü.
(59) Katran ağacı güzel kokar (ÇN).
(60) Bu dört satır tam olmadığı için çeviride atlanmıştır.
(61) Yeşb de denen sert ve değerli bir taş (ÇN).
(62) İştar'ın sevgilisi olan Tammuz, yazın ölen bitkilerle birlikte
cehenneme gider; bütün ülkede bunun için yas törenleri yapılır. İştar iki ay sonra, onu cehennemden çıkarıp yeryüzüne getirir. (63) Yani
"Kanadım" diyor (Prof. Landsberger).
(64) Burada ne olduğu anlaşılmayan bir yemekten söz edilmektedir.
Belki İştar'ın çobana önerdiği aşk eğlenceleri de kaba bir biçimde
anıştırılmış olabilir. (65) Çobanın damak tadı olmadığından, İştar'ın sofrasındaki yemekleri beğenmeyip anasının yemeklerini arıyor (ÇN).
(66) Hurma bahçelerinde yaşayan ve hurmalara zarar veren adı
bilinmedik bir hayvana döndürmüştür.
(67) İçi boş, özsüz buğdaya "kavuz" denir. "Kavuz yılları" sözüyle de kıtlık yılları anlatılıyor (ÇN).
(68) Hayvanların ciğer, barsak, işkembe gibi iç organları.
(69) Herkesin koruyucu bir tanrısı vardı (ÇN).
(70) Schott, burada yalnızca Boğazköy'de ele geçen metne göre "senin" diyeceği yerde "benim" diye bir değişiklik yapmıştır. Bunun için de şu iki nedeni ileri sürmektedir: 1. Gılgamış'ın, Humbaba'nın üzerine
yaptığı sefere Şamaş neden olmuştur, diyor. Halbuki Şamaş'ın bu sefere neden olduğunu ben, ozanımızda göremiyorum. Gılgamış bu sefere gitmeye kendi karar vermiştir. Ancak Şamaş, seferde Gılgamış'ı korumuştur. 2. Schott, Enlil'in Humbaba'yı ormana bekçi olarak koyduğunu ve onun
ölümüne neden olduğunu ileri sürüyor. Buna verilecek yanıt şu
olabilir: Kutsal katran devrildikten sonra, bekçiye gerek yoktur. Hem Gılgamış, katranların kerestesinden Şamaş için değil, Enlil için bir
kapı yaptırmıştır. Sanatlı olarak yapılan bu kapı, Gılgamış'ın Enlil'e karşı duyduğu minnet duygusunun bir anlatımıdır (Prof. Landsberger).
(71) Açık olarak anlaşılamayan bu satırlarda, sözü edilen kapıya bir
anıştırmada bulunulmuştur. Bu kapı seferin ganimetidir. Ve Enlil'e
yapılacak bir sunudur. Sefer de bu ruh coşkunluğu içinde yapılmıştır. Halbuki Enlil için katlanılan bunca özveriye, güçlüğe ve yorgunluğa
karşı Enlil değerbilmezlik gösteriyor. İşte bu yüzden Engidu hırsından patlıyor, ama doğrudan doğruya tanrıya dil uzatamayıp hırsını bir
çocuk gibi kapıdan ve bu dramda ancak bir uşak rolü oynayan fahişeden alıyor (Prof. Landsberger). (72) Engidu'nun sözleri belki sıtma
sabuklamasıyla söylenmiştir. Ancak bu sözler bir düşe özgü değildir.
Tersine Engidu, büyük bir güçlük ve yorgunluk içerisinde, taşınması
güç olan bir tür keresteyi, Tanrı Enlil'e bir sunuda bulunmak üzere
yurda dek sürüklüyor. Bütün bu sefere atılması ve öfkesini kapıya
karşı göstermesi en doğal davranıştır (Prof. Landsberger). (73) Burada söz konusu olan ağaç değil, kapıdır. Kapının yüksekliği 12 metreden
artıktır (Prof. Landsberger).
(74) Orospunun kösnül davranışlarının, başına belâ olmasını diliyor
(ÇN).
(75) Yeraltı Tanrıçasının adlarından biridir.
(76) İnsanlar öldükten sonra toprak ve sonuç olarak toz oldukları
için, burası, yani mezar, "tozun evi" diye anlatılmıştır.
(77) Tanrıların sürekli olarak ilgisini gören en yüksek rahip sınıfı
belirtiliyor.
(78) Etana, insanlarla hayvanların bir arada yaşadığı en eski zamanda, çobanlara krallık etmiştir.
(79) Sürü ve çobanların tanrısı (Prof. Landsberg).
(80) Seni elimden aldı demek istiyor.
(81) Yaban eşeği pek cinbaş olduğundan avlanması güçtür ve tek başına dolaşmaktadır (ÇN).
(82) Katır, dağda kolaylıkla gezebilen bir hayvandır. Anlaşılan
Engidu, becerili bir dağcı ve becerili bir yaban eşeği avcısı olduğu
için, katıra benzetilmiştir (ÇN). (83) Bir tür ağaç (ÇN).
(84) Bu aslan olayı, geriye kalan ve yok denebilecek kadar silik olan izlerden çıkarılmıştır, bununla birlikte tamamladığımız, bu kırık ve
belirsiz yer, son zamanlarda ele geçen Etice yazılmış bir metin
parçasıyla doğrulanmış görünüyor. (85) Gılgamış'ın düşü burada bitmiş gibi görünüyor.
(86) İkizler dağı.
(87) Mâşu dağı çatal biçimindedir. Güneş bu çatalın arasından çıkıyor (Prof. Landsberger).
(88) Dağlarda bulunan iki yanı dar ve yüksek yarmalar (ÇN).
(89) Gılgamış, karanlık boğazdan geçerken güneşle karşılaşmamak için
adımlarını sıklaştırıyordu.
(90) Üzüm salkımı gibi akikler.
(91) Bir tanrıça olan bu Sâkiye, mitolojik bir kişidir; günlük dönüşü sırasında, yorgunluğuna karşı güneşe taze bir içki sunar (Prof.
Landsberger). (92) Öldü (Prof. Landsberger).
(93) Sim, im ve belirti anlamlarına gelir. Bu sözcüğü bir Türkmen'den duymuştum (ÇN).
(94) Taştankilerin ne oldukları belli değildir; ancak, metnin
bağlamından bunların kürekçi oldukları çıkarılabilir. Çünkü ölüm
suyunun damlası bir insana sıçrayınca, o insanı öldürüyor.
Dolayısıyla, böylesine tehlikeli suyu geçmek için belki taştan
kürekçiler kullanılmıştır (Prof. Landsberger). (95) Küreğin suya giren enli bölümü. Destan dönemlerinde bu aynaların türlü biçimlerde
yapıldıklarını, ele geçen resim ve kabartmalardan anlıyoruz. Nuh'un
gemisinin kullandığı küreklerin aynasının da meme biçiminde olduğunu, bu destandan öğreniyoruz (ÇN). (96) Gılgamış, Utnapiştim'i tanımıyor; karşılaştığını başka biri sanıyor (Prof. Landsberger).
(97) Bu, dünyanın geçici olduğuna bir örnektir. Bir aile ve bir mal
kuruluyor, bunlar sonuçta yok oluyor.
(98) Dünyanın gelip geçici oluşu, ırmağın akışıyla karşılaştırılmak
istenmiyor.
(99) İlerde de göreceğimiz gibi, Utnapiştim'e ayrıcalıklı davranıp ona sonsuz dinçliği verdiler; ancak o zamandan beri, tanrıların bu
ilgisini bir daha kimse kazanamadı. (100) Anunnaki: Gök tanrılarının
tersine olarak yeraltı tanrılarıdır. (Prof. Landsberger).
(101) And: Değişmeyen yazgının simgesidir. Her kim günah işlerse,
içtiği andı bozmuş olur. İnsanlar günahlı olduklarına göre, yazgıları değişir demektir (Prof. Landsberger). (102) Nuh Peygamber, dağların,
denizlerin ve ölüm suyunun arkasında bulunduğu için, kendisi böyle
niteleniyor. (ÇN).
(103) Şurippak, Uruk'un yaklaşık 30 km. kuzeybatısında, bugün Fara
denen bir örendir (ÇN).
(104) Ozan burada, bir masal örgesinden yararlanmıştır. Yelden
sallanan kamışlar, sesi insanlara iletiyor.
(105) Ubar-Turu: Babillilerin geleneğine göre, 18000 yıl saltanat
süren Tutan'dan önceki son söylencesel kraldır (Prof. Landsberger).
(106) Nuh Peygamber'i çağırıyor. Tanrılar toplantısında verilen
kararı, gevezelik edip Nuh'un kulağına iletiyor (ÇN).
(107) Apsu: yerin altındaki tatlı su okyanusudur; aynı zamanda yerin
üstündeki yağmur suyunun da havuzudur. Ea, hem bu havuzun ve hem de bu okyanusun beyidir (Prof. Landsberger). (108) 3528 metre kare.
(109) Kamış: bir ölçüdür; yaklaşık üç metre uzunluğundadır.
(110) Geminin bu parçasının ne olduğu açık olarak anlaşılmıyor; "su
kazıkları" diye sözcük sözcüğe çevirdik.
(111) Bu ölçünün ne olduğu belirtilmiyor (Prof. Landsberger).
(112) Susam yağıdır. Bu yağla güzel börek kızartılır. Nitekim Nuh
peygamber de bununla peksimet kızarttırmış olduğunu söylüyor (ÇN).
(113) Fırtına Tanrısı.
(114) Şullat ve Haniş: Fırtına Tanrısı'nın yanında olan iki küçük
tanrı.
(115) İra: savaşı ve hastalığı insanların başına saran bir tanrıdır
(Prof. Landsberger).
(116) Korkularından (Çeviren).
(117) Nissir Dağı: Bugünkü Irak ve İran sınırında, Rumiye Gölü'nün
göneyinde bulunan yüksek dağlardan biri olsa gerekir. Bu yazma,
İsrailoğulları yazmasından ayrılıyor. İsrailoğulları yazmasına göre,
Nuh'un gemisi, Ağrı Dağı'nın üstüne oturmuştur (Prof. Landsberger).
(118) Keli: Suların, bataklıkların, çamurlu tarlaların ortasındaki
kuru yerlere dendiği gibi, su altı olmayan dik tarlalara da "keli
tarla" denir (ÇN). (119) Ea, insanlara kızıp tufan yapan Enlil'e, bu
seslenişiyle adalet yolunu salık veriyor. Herkesi suçuna göre
cezalandırmayı anımsatıyor. Ve yaptığı tufanla gösterdiği
adaletsizliği Enlil'in yüzüne vuruyor. (120) Akatçası "Atrahasis" olan sözcüğü böyle çevirdik. Bu sözcük, Nuh Peygamber'in sanlarından
biridir.
(121) Uyumak için çömeliyor ve böylece kendi kendini zorluyor; ancak, uyku sis gibi soluğunu ona karşı üflüyor ve uyku, onu soluğuyla
boğarak yeniyor (Prof. Landsberger). (122) Ekmek sahnesinin anlamı
şudur: Utnapiştim, taşıdığı kan dolayısıyla yarı-tanrı olan
Gılgamış'ı, tanrılık niteliğini göstermesi için, sınava çekiyor. Bu
sınav, Gılgamış'ın bir hafta uykusuz kalmasıdır. Gılgamış, uyumamak
için oturmayıp çömeliyor. Fakat son derece yorgun olduğundan, hemen
uykuya dalıyor. Utnapiştim'in karısı uyuyan Gılgamış'ın sınavı
başaramadığını görünce, kocasına onu uyandırıp ülkesine geri
göndermeyi salık veriyor. Ancak Utnapiştim, onun da her insan gibi
kötü huylu olduğundan, uyuduğunu yadsıyarak sonunda bir kavga
çıkarmasından çekiniyor ve Gılgamış'ın ne kadar uyuduğunu kendisine
göstermek amacıyla ortaya bir kanıt koymak istiyor. İşte bundan ötürü, konuğun günlük ekmek payı, uyumasına karşın pişirilip başucuna
konuyor. Ve konukevlerinde hep yapıldığı gibi, hesabı da duvara
çiziliyor. Gılgamış, kendisine yüklenen bütün görev günlerini uykusuz geçireceği yerde, baştan sona uykuyla geçirdikten sonra, Utnapiştim
onu uyandırıyor. Utnapiştim'in önceden kestirdiği gibi, Gılgamış
gerçekten uyuduğunu yadsıyor; ama, başucuna konan ekmeklerin geçirmiş olduğu değişimler ve çizilen çizgilerle, uyuduğu hemen anlaşılıyor.
Bunun üzerine, yaşamı aramaktan vazgeçerek umutsuzluğa kapılıp
talihinden yakınıyor (Prof. Landsberger). (123) Gılgamış'ın acıklı
durumu, Nuh Peygamber'i üzdüğünden, gemicisi Urşanabi'ye yukarıdaki
gibi ileniyor. Çünkü gemicisi Gılgamış'a yol göstermekle onu başına
belâ ediyor. (124) Nuh Peygamber, Gılgamış'ın kılığını düzelttikten
sonra ülkesine yollamak istediğinden, gemicisine böyle bir buyruk
veriyor (ÇN). (125) Nuh Peygamber'in karısı, binbir güçlükle sonsuz
yaşamı aramak için kocasının yanına gelen ve kocası tarafından sırtına güzel bir giysi giydirilip yine ülkesine geri yollanan Gılgamış'a
acıyor ve kocasına böyle sorduktan sonra Gılgamış'ı geri çağırtıyor.
(126) Yılan; suyun, yaşamın ve sağlığın tanrısı olan Ningişzida'nın
simgesidir. Yılanın çok yaşayan bir hayvan olması bu otu yemiş
olmasına yorulur. (127) Yer aslanı: Yılanın başka bir adıdır (Prof.
Landsberger).
(128) Bu ağaçtan, özellikle araba dingili yapılırdı. Nasıl bir ağaç
olduğu pek belli değildir (Prof. Landsberger)
(129) Numaralarla gösterilen bölümleme, metnin kıtalara ayrılmış
olduğunu göstermektedir. Bu kıta bölümlemesi, genellikle Akat şiirine yabancıdır. Buna karşılık, Sümer koşuğunun bir özelliğidir. Sümerce
kıtalar, denebilir ki, ayrı ayrı sahneler halinde hazırlanmış olurlar. Her sahne tam bir birlik oluşturur. Ancak, kıtaların bölümlemesiyle
ilgili olayların akışı, kimi zaman kesilir. Yani olayların arasındaki bağlar, çok kez gözardı edilmiş olur. (130) Bu uygun bir çeviri
değildir. Doğrusu, günümüzde ilkellerin kullandığı "bumerang"a
benzeyen, ağaçtan yapılmış bir "atma" silahıdır (Prof. Landsberger).
(131) Okurun da dikkatini çekmiş olduğu gibi, burada II. kıta sözcüğü sözcüğüne yineleniyor. Bunun anlamı ve sanatçının bundan amacı, şöyle açıklanabilir: Engidu'nun yazgısının değişmesi, yani onun ruhlara
katılması, bir yıldırım hızıyla oluyor. Sanki, hiçbir şey olmamış
gibi, yeraltı dünyasında alışılan durum sürüyor ve yine, hiçbir şey
olmamış gibi, Tanrıça Nin-Asu kendi tanrısal dinginliğini koruyor.
İşte böylece, insanın ölümlülüğü tanrıların değişmeyen ölümsüzlüğüyle bir karşıtlık oluşturuyor (Prof. Landsberger). (132) Dağ evi.
(133) Yeraltındaki tatlı su okyanusu (Prof. Landsberger).
(134) Doğru bir metin onarımı değildir.
(135) Akatça yazmada görüldüğü gibi, Engidu burada birdenbire
Gılgamış'ın arkadaşı oluyor. Bu bölümün Sümerce özgün metni elimizde
olmadığından, değişikliğin nasıl ortaya çıktığını bilemiyoruz. Acaba
bu değişiklik Sümerce özgün metinde mi vardı; yoksa Akatlı yazar, her şeye karşın burada, metin üzerinde kesin bir değişiklik mi yaptı?
İşte, söylediğimiz gibi, bunu anlayamıyoruz (Prof. Landsberger). (136) Ruhuyla ilgilenilmeyen kimsenin ölüsü: Kalıtçılarınca, ruhu için adak adanmayan bir ölü demektir (ÇN).

C
Aydınlanma Kitaplığı

DÜNYA KLASİKLERİ DİZİSİ

Yayınlanan Kitaplar:
1- Sokrates'in Savunması (Platon)
2- Devlet Adamı (Platon)
3- Candide (Voltaire)
4- Atinalıların Devleti (Aristoteles)
5- Top Oynayan Kedi Mağazası (Balzac)
6- Devlet I-II (Platon)
7- Devlet III-IV (Platon)
8- Yüzbaşının Kızı (Puşkin)
9- Philebos (Platon)
10- İtalya Hikâyeleri I (Stendhal)
11- İtalya Hikâyeleri II (Stendhal)
12- Yaşlılık/Dostluk (Cicero)
13- Masallar (Aisopos)
14- Pazartesi Öyküleri I (Alphonse Daudet)
15- Pazartesi Öyküleri II (Alphonse Daudet)
16- Rönesans (Jules Michelet)
17- Dr. Jekyll ve Mr. Hyde (Robert L. Stevenson)
18- Alice Harikalar Ülkesinde (Lewis Carroll)
19- Yöntem Üzerine Konuşma (Descartes)
Okurlarımız, eksik kitaplarını Cumhuriyet Kitap Kulübü'nden
sağlayabilirler.

C
Aydınlanma Kitaplığı

DÜNYA KLASİKLERİ DİZİSİ

Çıkacak Kitaplar:
c Martı cVişne Bahçesi (Çehov)
c Totem ve Tabu (Sigmund Freud)
c Değişen Kafalar (Thomas Mann)
c Çin Öyküleri (Anonim)
c Gulliver Cüceler Ülkesinde (Jonathan Swift)
c Mozart Prag Yolunda (Eduard Mörike)
c Gulliver Devler Ülkesinde (Jonathan Swift)
c Yalnız Gezerin Hayalleri (Rousseau)
c Yeraltından Notlar (Dostoyevski)
c Üç Hikâye (Gogol)
c Gülme (Bergson)
c Paul ve Virginie (Bernardin de Saint-Pierre)
c Yasaların Ruhu (Montesquieu)

 

========================
Bu e-kitap Cumhuriyet
gazetesi yayınlarından
alınmış ve convhtml,
html2pdbtxt, txt2pbdbdoc
ile biçimlendirilmiştir.
(ab-ma) Ekim 2000
========================